RSS

Yazar arşivleri: sinopbilke

sinopbilke hakkında

Sinop Bilim Kültür Eğitim Derneği Temmuz 2008'de kuruldu.

SEYHAN ÖĞRETMENİN KALEMİNDEN

YİBO ÖĞRENCİLİĞİNDEN ÖĞRETMENLİĞE

SİNOP KÖYLERİNDE YAŞANANLAR

En büyük zorluk insanın henüz kendi saçlarını bile tarayamayacak kadar küçükken ailesinden uzak kalmasıymış. Bunu henüz on iki yaşımda yatılı bir okula verildiğim gün tecrübe ettim.  Önceleri yatılı okulun bir çeşit cezalandırma yöntemi olduğunu düşünürdüm. Acaba nasıl bir suç işlemiştim de ailem bana böyle bir cezayı uygun görmüştü?

yibo (1)

YİBO GERÇEKLERİ

Köylerimiz boşaldıkça, topraklar tohumsuz, evler ıssız kaldı. Köylerde hane sayısı azaldı ve yatılı bölge okulları devreye girdi. İlkokul öğrencilerinin ailesinden uzakta hayata tutunmak için neler yaşadığını biliyor muyuz? BİLKE KUZEY YILDIZI PROJESİ konuya dikkat çekmek ve öğrencilerimize faydalı olmak amacıyla başlatıldı.

Genç bir öğretmenimiz, yüreğindeki duyguları ve yaşadıklarını bizimle paylaştı. Bu sözün üstüne ne söylenebilir ki?, Kalemine, yüreğine sağlık, genç öğretmenim, BİLKE teşekkürlerini sunuyor.

BEN NASIL ÖĞRETMEN OLDUM?

“Sobasının üzerinde her daim ıhlamur çayı kaynayan bir öğretmenin, tüm imkansızlıklara rağmen güzelleştirmeye, yuva yapmaya çalıştığı, on iki öğrencili bir birleştirilmiş sınıfta başladı ilkokul hayatım.   O zamanlar en büyük zorluğun birleştirilmiş sınıfta okumak, çok sevdiğim öğretmenimi başka sınıflarla paylaşmak olduğunu zannederdim.

Ama öyle değilmiş. En büyük zorluk insanın henüz kendi saçlarını bile tarayamayacak kadar küçükken ailesinden uzak kalmasıymış. Bunu henüz on iki yaşımda yatılı bir okula verildiğim gün tecrübe ettim.  Önceleri yatılı okulun bir çeşit cezalandırma yöntemi olduğunu düşünürdüm. Acaba nasıl bir suç işlemiştim de ailem bana böyle bir cezayı uygun görmüştü?  İlk haftalar hep yola bakmakla, ağlamakla, deftere anne- baba yazmakla geçti. Önce bitlenmeyelim diye saçlarımız kesildi. Hem de öyle bir kesildi ki kim erkek kim kız ayırt edebilmek için adını sormak gerekirdi. Nevresim değiştirme ve banyo günlerinden nefret ederdim. Çünkü ne nevresimin içine battaniye sokacak kadar gücüm vardı ne de banyo suyunu ayarlayabilecek aklım. Sonraları diğer çocuklar gibi ben de alıştım. Tabi bana kattıkları da çok fazlaydı yatılı bir okulda kalmanın. İnsan orada azla yetinmeyi, paylaşmayı da öğreniyor. Önce bir dilim ekmeği paylaşıyorsun, sonra bir odayı, bir masayı, sevgini, derdini, özlemini… Ve yavaş yavaş artıyor paylaştığın şeyler.

Lise hayatımın da ortaokul hayatımdan pek farklı geçtiği söylenemez. Sadece zaman, mekân ve kişiler değişti. Yine yatılı bir okul, sekiz kişilik bir yurt odası, sabah yedi akşam yedi etütleri, makarna ve mercimek çorbası…

Yurttaki hayatım bir önceki yıllarımın aynısıydı ancak okulda daha önce içine girmediğim ve alışık olmadığım yabancı bir ortam vardı. Yatılı olanlar ve olmayanlar arasında hemen hemen gözle görülür bir çizgi çizilmişti. Onlar arabalarla okula bırakılırlardı. Hatta birçoğunun kendi arabası bile vardı. Ancak yatılı olanlar bir servisin içine tıklım tıklım doldurulur adeta okulun kapısından içeri atılırlardı. Aslında üniformalarımıza bakmak bile yeterliydi kimin yatılı olup olmadığını anlamak için. Çünkü biz yatılı olanların üniforması solmuşken onlarınki pırıl pırıl parlardı. Belki bu yazıyı okurken kaldı mı 21. yüzyılda böyle bir ayrım diyeceksiniz. Evet bizzat yaşadım ayrım bizim en büyük kahrımızdı.

Sonra öğrenciler arasındaki bu ayrımı kaldırmaya gönül vermiş, hayatla olan zorlu mücadelemi desteklemek isteyen bir dernekle karşılaştım. Bilim Kültür Eğitim Derneği. Henüz lise ikinci sınıftaydım. Kendisini hep şükranla andığım okul müdür yardımcımız beni yanına çağırarak bu dernekle tanışmama vesile oldu.  Hani bazen insan kendini dünyanın en şanslı kişisiymiş gibi hisseder ya o çocuk yaşımda kendimi bana öyle şanslı, öyle değerli hissettirdi ki BİLKE.

Üniversite yıllarımda da benden desteğini esirgemedi BİLKE. O yıllarda da kurduğumuz aile ilişkisini sürdürmeyi başardık. Her geçen yıl daha da büyüyen, genişleyen ve etrafına umut veren bir aileydik.  Attığım her adımda onların desteği benimleydi. Bu yüzden lise ve ortaokul yıllarımda yaşadığım o ayrımı, dışlanmışlığı üniversite yıllarımda hiç yaşamadım. Çünkü bir telefon uzağımda olan “alo” dediğimde bana cevap verecek birçok gönüllü annem vardı.

Bu yıl BİLKE ile tanışıklığımızın sekizinci yılı. Sekiz yıl önce ürkek bir öğrenciyken ellerimi tutan ve benim en büyük şansım olan BİLKE, öğretmen olduğum bu yılda ve gelecekteki hayatımda bana bir rehber ve sıcak bir yuva olmaya devam edecek.”

Seyhan DANACI

 

I6 MART ANISINA

FOTOÐRAFLARLA KÖY ENSTÝTÜLER DD (Sesli)

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Mart 2015 in Uncategorized

 

CEPTEKİ 117 LİRA VE OTEL 117

otel 117

“Mübadele yapılıyor.  Amcam o sıralar Of’a mallarla gelip gitmiş. Daha sonra Sinop’a döndüğünde, cebinde 117 lira parası varmış. Şimdiki otel 117, adını o gün amcamın cebindeki 117 liradan alıyor. Amcam, bu parayla önce Kaleyazısında ufak bir dükkân açıyor. Tuz, gaz satıyor ve Sinop’a yerleşiyor.” 

Sinop halk kültürü, denizin ve güneşin, dağların ve karın, sıcak ve soğuğun katman katman izlerini taşır. Kültür ile ilk akla gelen göçlerdir. 

RUS BASKINLARI VE OF’TAN SİNOP’A GÖÇ[1]

Savaşlar, ardında olumsuz anılar, soğuk izler bırakan olaylar dizisidir. İnsanlarımızın kimileri sıcak, kimileri soğuk savaştan, kimileri de siyasi zorunluluklardan göç etmek durumunda kalmıştır. Trabzon’un Of ilçesinden Sinop’a yapılan göçlerin arkasında da savaşlar, yokluk ve açlık vardır. Osmanlı Devleti ile Rusya arasındaki savaşlar, Balkan ve Kafkasya cephelerinde yüzyıllarca sürmüştür. Bir cephede bitmiş, bir cephede tekrar başlamıştır. Çok insan yok olup gitmiştir. Trabzon yöresi göçü hakkında, Sinop esnaflarından Paşa amca ile görüştüm.  Paşa amcayı, çocukluğumda Sinop’un en büyük mağazası olan İvyanlı mağazasından tanırım. Ona anlattıkları için teşekkür ediyorum.

Paşa Amcanın atlattıkları ile tarihsel olaylar arasında ilgi kurabilmek için, tarih sayfalarına göz attım. İnternette yaptığım araştırmada, Trabzon’a yapılan Rus baskınının tarihini buldum. 27.Ekim.1810 Cumartesi günü Trabzon’a yapılan Rus çıkartması, Lermioğlu’nun yayınladığı, Sargana Destanında konu ediliyor. Daha sonra Ruslar, 27 Mart 1915’te Artvin’e girmişler fakat yaklaşık bir yıl direnişle durdurulmuşlardır. 5 Şubat 1916’da tekrar işgale başlamışlar ve 8 Mart’ta Rize’ye girmişlerdir. Çevre köy ve kazalardan gelen gönüllülerle Of’un doğusunda Baltacı Deresi boyunca durdurulmaya çalışılan Ruslar, 28 Martta buradaki savunma hattını yararak Of’a girmişler ve 2 Nisan’da Karadere önlerine ulaşmışlardır. 18 Nisan 1916’da da, Trabzon’u işgal etmişlerdir.

Bir iki cümle ile yazılıveren bu sözcükler, yaşayan için ne zorlu günlerdir. Kıtlık, açlık ve yokluk çekilmiş, ölümler yaşanmıştır. İnsanlar memleketlerinden kaçmak zorunda kalmışlar ve başarmışlardır. Bu göç, Türkiye’de birçok sektörde varlık gösteren insanlarımızın başarı öyküsü ile doludur.

PAŞA AMCA ANLATIYOR

Ben Sinop’ta Paşa takma adı ile bilinirim, esas adım Kemaldir. Sinop’a 1950 yılında Trabzon, Of’tan geldim.  O zaman 16 yaşındaydım. Amcam Sinop’a geldiğim zaman çok zengindi. Ben onun yanında kaldım. Sonra Sinop’ta Paşa Mağazasını açtım ve yıllarca esnaflık yaptım. Ailece hep Sinoplu olduk.

Eskiden bizim memleketin insanları çok fakirlik çekmişler. Halk işçilik için Karadeniz sahiline tütün dizmeye gelirmiş. Çay tarımı yapılmazken, sadece fındık üretilirmiş. Rize tarafında da portakal bahçeleri varmış. Dedemden o yılların açlık yılları olduğunu duyduk. Mısıra kabuklu fındık katıp ekmek yaparlarmış. Of’un yüksek köyleri dere, tepe, yama olduğundan ekilecek tarla yokmuş. Yayla köylerinde sadece hayvancılık yapılırmış. İnsan, ot bitmez bu yerlerde, ya okuyacak cami hocası olacak; ya da göçecek ticarete atılacak sözü halkın arasında yaygındır. Lazlar o savaş ve baskın dönemlerinde çok açlık çektiklerinden, her yerde çalışıp ticaret erbabı oldular. İstanbul’a gidenler çok zengin oldular, akrabalarını çağırdılar, birbirlerine destek oldular. 1945- 50 yıllarında, artık ticaret piyasasında yerlerini almışlardı.

Cumhuriyet kurulmadan önce, İzzet dedem Of’un İvyan köyünden Sinop’a geliyor. İvyan köyünün bu günkü adı Soğukpınar’dır. Eski adı İvyan, Rus isimlerinden olan İvan’dan gelmektedir. Dedemin Of’ta gıda, bakkaliye dükkânları varmış, eskiden çoluk çocuk hepsi yelkenli ile nakliyecilik yaparlarmış. Karadeniz’den İzmir’e tuz götürürlermiş. 1.Dünya savaşı yıllarındaki Rus baskınında, dedem kayığına binip Sinop’a geliyor. Demirci köyüne yerleşiyor ve orada 2 sene kalıyorlar. O sırada Sinop’ta bütün esnaf Rum’muş.

Sonra Cumhuriyet kuruluyor. Savaş bitince bizimkiler tekrar Of’a gidip, dükkânlarını açıyorlar. Amcam o sıralarda İstanbul’a gidip rıhtımında kabak, fasulye sattığını anlatırdı. Osman Amcam vapurların Sinop limanına uğradığı zamanlarda, bir iki sefer vapurla Sinop’a geliyor. Sinop’ta 2 Yunan gemisi görüyor. Ne diye sorduğunda, Rumların hepsi gidiyor, Türkler geliyor diyorlar. Mübadele yapılıyor.  Amcam o sıralar Of’a mallarla gelip gitmiş. Daha sonra Sinop’a döndüğünde, cebinde 117 lira parası varmış. Şimdiki otel 117, adını o gün amcamın cebindeki 117 liradan alıyor. Amcam, bu parayla önce Kaleyazısında ufak bir dükkân açıyor. Tuz, gaz satıyor ve Sinop’a yerleşiyor. Rum esnaflar mübadelede gidince, Sinop’ta hiç esnaf kalmıyor. Amcam kaleyazısındaki küçük dükkândan sonra işi büyütüyor, Sinop’un en büyük mağazasının sahibi oluyor.

Trabzon’dan Sinop’a ilk gelen Ali Başoğlu ve ailesidir. O Sinop’a geldiği zaman merkezde Rumlar varmış. Hem Sinop’ta ev almış, hem de birkaç tane köy satın almış. Ona Ali Ağa derlerdi. Sakaların lakabı Paşaoğulları, bizim dedemize de Feyzullahoğulları derlerdi. Sakalar Sinop’tan önce Gölcük’e, Edirne’ye gitmişler fakat sonra Sinop’a gelip yerleşmişler. İnşaat işlerinde ilerlemiş ve onlar da akrabalarını getirmişler.

Sinop farklı kültürlerden gelen insanların yerleştiği, huzur içinde yaşadığı özgür bir kenttir. Şehir merkezi, insanlara her türlü yaşam fırsatlarını sunarken, yüksek köylere yapılan göçler ise bizlere başka bir tablo sunacaktır.

[1] Y.SARIKAYA-Bir İnci Memleketim S,177,178,179

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Mart 2015 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: , ,

SİNOPLU SANATÇILAR BİLKE’DE

DSCF2282

Yaşar SARIKAYA,,Bahar YAMAN,Bayram KAYA ve Aydın SEVİM türkü notaları üzerinde çalışırken

TÜRKÜLERE GÖNÜL VERENLER

Sinop türkülerine gönül veren Bayram KAYA,GURBETÇİ Ali, Aydın SEVİM ve Bahar YAMAN 18 ŞUBAT ÇARŞAMBA günü Sinop ceza evinde konser verdiler. Sinop Off-road Kulübü Başkanı Mustafa Apaydın’ın organize ettiği konser programı sonrası, Apaydın konuklarını Sinop’ta misafir etti. İstanbul’da Sinop Derneklerinin etkinliklerinde,  Sinopluların özel günlerinde ve TV programlarında sahne alan sanatçılarımız, Sinop türkülerini bir araya toplamak için el ele verdiler. Erfelekli Bayram KAYA, Sinop türkülerinin tamamını içeren “albüm ve türkü kataloğu hazırlama” projesi için arkadaşları ile çalışmalara başladı.

DSCF2284

Aydın SEVİM, Gurbetçi Ali ve Bayram KAYA  Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ayşe CENGİZ

Konu hakkında detaylı bilgiye ulaşmak için Sinop türkü derleyicileri ile görüştüler.19 ŞUBAT günü saat 15.30’da derneğimizi ziyaret eden.sanatçılarımız, dernek başkanımızdan, derlediği Sinop türküleri hakkında bilgi aldılar. Yaşar Sarıkaya derlediği türkü notalarını ve sözlerini Bayram KAYA’ya verdi ve aynı türküleri yöre tavrı ile okudu.

DSCF2289.Durağanlı Bahar YAMAN, kendi bestesini okuyor,Gurbetçi Ali bağlamada,Aydın SEVİM ritimde

TRT repertuvarında olan ve olmayan tüm Sinop Türkülerinin bir araya toplanması projesinin başarı ile tamamlanmasını diliyoruz. Bayram KAYA, Sinop’ta türkü derleyen Yaşar SARIKAYA,Burhanettin TUNÇ,Ferruh GÜVEN ve Ali KÜÇÜKDEMİRCİ ile görüşerek derledikleri türküler hakkında bilgi almaktadır. Türkü derleyicileri ve Sinoplu sanatçılar ile sürdürülecek bu çalışmanın Sinop için hayırlı olmasını diliyoruz. BAŞARILAR DİLERİZ.

DSCF2290

 
1 Yorum

Yazan: 19 Şubat 2015 in Uncategorized

 

Etiketler: , ,

KALE İÇİNDEKİ SİNOP DIŞINDAKİLER

DAĞLARIN TEPESİNDEKİ GİZEM

Yabancı araştırmacıların yıllardır ilgilendiği tarihi kalıntılardan sonuncusu, dağların tepesinde zamana meydan okuyarak duruyor. DİKMEN-GERZE sınırındaki yüksek dağlardaki bu kalıntıya, GALA DERESİ boyunca yürüyerek ulaşılır.

KUYU

Bölgede 30 MAYIS 2007 tarihinde çekim yaptık ve görüntüler aldık.  Rapor hazırladık ve video görüntülerini ekleyerek   Kültür Bakanlığına başvurumuzu yaptık. Doğa ve Milli Parklar Müdürlüğü 2008 tarihinde resmi olarak inceleme yaptı. Bölgedeki takım şelaleleri, biyo çeşitlilik, doğal güzellik ve tarihi dokunun koruma altına alınması için ilk adım atıldı. Bölgenin tapu kayıtları olmadığından, tapu kayıtlarının çıkması gerekiyordu.2010 yılında köyün tapu kayıtları çıkarıldı.Sonucu takip ediyoruz. Her müdür değişimlerinde tekrar tekrar aynı adımları atıyoruz…..

KUYU AÇIK

TARİHİ KUYULAR (Bir inci Memleketim- Y.SARIKAYA

Hafta yağışlı olduğu için yollar bozuktu. Çağlayan köyü Eltiyeri mahallesine kadar, Gerze Milli Eğitim Müdürlüğü arabasıyla çıktık. Sonra, yola traktörle devam ettik. Milli Eğitim Müdürlüğünün şoförü Faruk Bey, kaymakamlık basın yayın ve halkla ilişkilerden Hüseyin Kocabaş ile 3 kişiydik. Köyden Hasan İnce ve İbrahim Korkmaz da bize rehberlik etti. Böylece beş kişi olduk. Orman yolu bozulmuştu, traktör de devam edemedi, sonra bir saat kadar yürüdük.

Koca ağaçlar, dağ, dere, tepeler arasından geçtik. Dikmen ilçesinin Çukurcaalan köyü ile Çağlayan köyü sınırında akan Gala deresine ulaştık. Gala deresi boyu, yürümeye devam ettik. Gala deresinde, küçük şelalelere rastladık. Orman içinden geçerken, büyük boyutta kesilmiş mermer ve siyah taşlar gördük. Dağ sıraları, sanki kale görünümünde idi. Taşların eski uygarlık kalıntıları olduğu belliydi. Kuyuların olduğu yüksek tepeye çıkacaktık. İlerledik, çıkacağımız tepeye geldiğimizde Gala deresinin ikiye ayrıldığını gördüm.

Dağın tabanı, sağ ve soldan Gala deresi ile kuşatılmıştı.  Sonra kayalık dağlardan yukarı tırmandık. Kayalar dikti, zorlukla ayak basacak yer bulabiliyorduk. Yanlış basmamalıydık, çünkü aşağısı uçurumdu, dikkatle dağa tırmandık. Benim sırtımda kamera ayağı, omzumda kamera vardı. Umarım, ulaştığımız yer bu maceraya değecekti. Nihayet tepeye çıktık. Tepenin üstü düzlüktü. Karşımızda dağlar, aşağıda dere yatağı, yükseklik hem rahatlık veriyor hem de insanı ürpertiyordu.

Merak içinde kuyu diye anlatılan yere baktım. Yaklaşık iki metre çapında, derinliği yedi metre civarında bir çukurdu.  Kaya sanki kesici bir aletle kare prizma şeklinde kusursuz kesilmiş gibi, dibe doğru uzuyordu. İçi boşaltılmıştı ve gelenlerin attığı taşlar kuyunun dibini doldurmuştu.    Üç kuyu birbirine yakındı. Aralarında 15- 20 metre kadar mesafe vardı. Önceden bu kuyuların içi dolu ve ağzı kapalıymış. Hazine avcıları gelip tahrip etmişler, şimdi kuyu içinde sadece seramik kırıkları vardı. Kuyunun içinde ağaçlar büyümüş, dalları da ağzını kuşatmıştı.

 Dördüncü kuyu, ayrıca bağımsız bir tepe üzerinde bulunuyordu. Bu kuyuya çıkmak tehlikeli olduğu için açılamamıştı. Doğa, bu tarihi dokuyu kendisi korumuştu. Bulunduğumuz tepenin hemen yanında, üç dört katlı bir bina gibi duruyordu. Gala deresi boyu yürürken, açılmayan kuyuyu karşıdan gördük. Ağzı daire gibi uzaktan görülüyordu.  Üstünde kayadan büyük bir kapak vardı.  2. kuyuyu görüntülerken kameramın LCD ekranı bozuldu. Kameranın, kullanım kılavuzunda yüksek frekans, elektromanyetik alandan ve nemden etkilendiği yazıyordu. Kuyuların olduğu yer mi, yükseklik mi, yoksa nem mi etkilemişti bilmiyorum. Ama kamerama yazık olmuştu.

Kazılmış, tahrip edilmiş, hatta yabancı turistler tarafından bile ziyaret edilmiş bu kuyulardan, küpler içinde bakır veya bronz para çıktığı anlatıldı. Dere yatağında kalın ve parlak tunç dikiş yüzüğü, çevredeki orman ve derelerde de bir sürü eski paralar bulunmuştu. Bu bulgular neredeydi, tarih yok olup gidiyordu. Vah memleketim dedim içimden. Sinop amforalarının yabancı müzelerde bulunması gibi, buradan çıkan tarihi eserler de kim bilir hangi yabancı müzede idi şimdi.(Y.SARIKAYA- Bir İnci Memleketim, S:69-73 )

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Şubat 2015 in Uncategorized

 

Etiketler: , ,

SİNOP TOPRAĞI

Adnan PEKMAN, SİNOPİTİS ve SİNOPİS HAKKINDA “SİNOPELİLERE AİT TOPRAKLARI İÇEREN BÖLGE”AÇIKLAMASINI GETİRİYOR.(Strabon Coğrafyası-Adnan PEKMAN)

pisada andl

İtalya’nın Pisa şehrinde SİNOPİE adında bir müze vardır ve bu bilgiye ulaşmamın da bir hikâyesi. Fransa’da yaşayan Türk vatandaşı foto- grafik sanatçısı Turhan Doyran, 1993 yılında Sinop müzesini ziyaret etmiş. Müzede çalışan Hale OĞUZ’ a, İtalya’da bulunan Sinop Müzesini ve bu konuda yaptığı araştırmayı anlatmış. Ben de Hale Hanım ile görüştüm ve detaylı bilgiye ulaştım. Yardımları için Hale OĞUZ’a teşekkür ediyorum.(Yaşar SARIKAYA- Bir İnci Memleketim)

PİSA MUZE22

Turhan Doyran İtalya’nın Pisa şehrinde “Museo delle Sinopie”’yi geziyor. Sinop adının bu müze ile ilgisini merak ediyor. Müzenin SİNOPİA’lar adını almasının sebebini öğreniyor. 1993 yılında Sinop’tan toprak örnekleri alarak İtalya’ya götürüp müzedeki toprakla eşleştiriyor. Araştırması, Haziran- 1996 Kültür ve Sanat Dergisinde aşağıdaki ifadelerle yayınlanıyor.

Burada sergilenen yapıtların, Sinop’tan getirilen özel bir toprakla yapılmış olmasıdır. Bu yapıtlar ise daha sonra tamamlanacak fresklerin eskizleri, hazırlayıcı taslaklarıdır. Bunlar bu müzenin hemen yakınındaki “Camposanto”dan 1944 yangınından sonra getirilmiştir. Taslak ve tek renkle yapılmış olmasına rağmen ‘sinopia’lar, tarihsel belge olarak değil, yeni açığa çıkan, ilginç sanat verimi olarak değerlenmektedirler. 14. ve 15. yüzyıllarda, belki de uzun sürelerce Sinop toprağı Pisa’ya gelmiş, freskin en büyük ustalarınca kullanılmıştır. Temmuz 1944’te savaş süresinde Pisa’da Camposanto’ya düşen bir bomba yangına neden oluyor. Yangında damın alt yapısı olan tüm kurşunlar eridi. Bunlar duvarlara, yani o ünlü fresklerin üzerine aktı. Freskler duvarlardan sökülerek yere düştü. İşte onların sıyrıldığı bu yerlerden Sinop toprağı ile yapılmış taslaklar beliriyor. Duvarlarda kalıyor, onlara sinopia adı veriliyordu. Yangın sonunda harap olan, zarar gören kurtarılması gereken bu fresklerin ardından sanatçıların kullandıkları yöntemler, kullandıkları nesneler de belli oluyordu. Sinopia’lar tek, tek duvarlardan çıkarılarak panolara aktarıldı ve onlarla oluşan müzeye Sinop’un adı verildi.

Biz bu toprağı gidip Sinop’ta bulduk. Sinop’a ilk gidişimiz olduğu için güçlük çekmedik demeyelim ama öyle sanıyorum anlatamamıştık pek derdimizi. Yaşlı bir taksi şoförü anladı. Önce karakuma, sarı toprağa ve onun çıkarıldığı yere götürdü bizi. Bu toprak gittiğimiz ocakta işletiliyor Samsun’da bakırcılara gidiyormuş. Oradaki ocaktan çıkan bu topraktan bizi ilgilendiren örnek bulduk. Pisa’ya gittik, eşliği onaylattık. O zamandan beridir ki “Museo dele Sinopie”ye ilgimiz arttı. Karadeniz’e ise bir gözle mavi, bir gözle sarı baktık.[1]

Bu yazıyı okuduğumda heyecanlandım. Yazıya “Pisa’da Anadolu Toprağı- İlk Defa Açıklanan Bir Sanat olayı” başlığı atılmış; İş Bankası Kültür ve Sanat Dergisinde 1996 yılında yayınlanmıştı. Tarihte birçok zenginliklerle dolu olan Sinop şehri, tanınmalıydı. Bu gün de toprak altı, toprak üstü değerleri gün yüzüne çıkmalı, bu değerler keşfedilmeliydi.

Sinop toprağının eşleştirilmesi, fresklerde kullanılan kırmızı mürekkep gibi olma özelliği taşıması,toprağın numunelerinin SİNOP’tan alınması dikkat çekicidir.

 

[1] Turhan DOYRAN- Pisa’da Anadolu Toprağı- İlk Kez Açıklanan Bir Sanat Olayı-Haziran 1996- Kültür ve Sanat Dergisi s,33- 37

 


 

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Ocak 2015 in Sinop Toprağı

 

Etiketler: , ,

SİNOP SERAPİS KÜLTÜ-KARADENİZ’DE DİNSEL YAŞAM VE KÜLTLER

YEN KAL

Sinop kale duvarlarında rastladığım büyük hayvan başı kabartmalarının, acaba SERAPİS’in anlamları ile ilgisi var mıdır? Bu anlamlar arasında, “Kutsal Boğa”, “Güneş Boğa Burcunda”, “Osiris’in Ruhu”, “Kutsal Yılan” ve “Boğanın Dönüşü”teorileri bulunmaktadır. Sinop’ta bulunan aslan heykelleri ve kale duvarlarındaki boğa ya da öküz kabartmaları, dikkat çekmektedir.

YN KALE

Milli Kütüphanede 1934 yılı Sinop Gazetesine ulaştım. Sinop’tan Mısır’a götürülen SERAPİS heykeli ile SİNOP adı arasındaki benzerlik konu ediliyordu. (Tarihi Umumi, cilt 2: sad, 437 )

“Mısır’da yegane kuvvet din ile kaimdi. Batlamyos’lar, bu kuvveti ellerine geçirmek, Yunanlılarla Makedonyalılar ve Mısırlıları aynı ibadethaneye toplayabilmek için bir mabut icat etmişler, buna da Serapis namını vermişlerdi. Serapis’in menşei Sinop’tur. Sinop o zamanlar Karadeniz’in cenup sahilinde en işlek bir ticaret şehri olduğu gibi ahalisi de akvamı samiye ile Yunanilerden mürekkepti. Yunaniler de şarklılar gibi asumani bir kuvvete itikat eyliyorlardı. İşte bu tesirle her şehirde bir mabut vücuda getirilmişti. Sinop mabudu da bunlardan biri idi. Serapis, tıpkı Yunanlıların toprak mabutları “hadis” gibi idi.

Serapis heykeli, Karyalı  “Biryaksis” tarafından vücuda getirilmişti. Bu heykel tıpkı meşhur “zeus” heykeline benzerdi. Yalnız başında üstüvani (dik silindir, içi boş sütun)bir mihfer vardı. Mısırlılar bu mabudu kendi mabutları arasından birine benzetmişlerdi. “Apis” vefat edip de Oziris’in ruhuna intikal eylediği zaman buna “Usarhapi” namı verildi. Bu sebepten Serapisi Mısırlılar Usarhapi addederler. Bu mabudun menşei olan şehre de “Apisin Makarri” manası olmak üzere “hapi-nse”namı verilirdi. Sinop lafzının esasını “Hapi-n-se” tabiri teşkil eder. [1]

“Sine-i ab” ile “hapi-nse “sözcükleri arasında geçen ab ve hapi arasında benzerlik açıkça dikkat çekmektedir.

Rüzgar, hava, ırmak, su, ateş, toprak gibi hayatı oluşturan elementler, tarihin ilkel  dönemlerinden beri tanrılaştırılmıştır. Koç başı, öküz başı,boğa başı, kartal başı gibi hayvan kabartmaları ve heykelleri inanç kültüründe yer almaktadır. Anadolu coğrafyası uygarlıklar yatağıdır. Sinop da bu zenginliklerin kültür mirasını taşır. Kültür mirasımızı, SİNOP için en güzel biçimde değerlendirmek umudunu taşıyoruz. Sinop tarih boyunca farklı kültürlerin yaşadığı bir deniz ticaret şehridir. Tarih evrelerinde, halkın geçirdiği inanç aşamalarını belge ve bulgulardan tespit ediyoruz.  Konu iki başlık altına alınabilir. Halk inancı  ve siyaset ve ekonomik hakimiyetin sergilendiği KÜLTLER. İkisinin ortak paydası İNANÇTIR. Konu, akademik bir çalışmada şöyle değerlendiriliyor:

 

Bülent Öztürk, Karadeniz’de Dinsel Yaşam ve Kültler (Religious Life and Cults in the Black Sea Region of Turkey), Aktüel Arkeoloji 18 (2010), 36-49[1]

[1] http://www.academia.edu/1428564/B%C3%BClent_%C3%96zt%C3%BCrk_Karadenizde_Dinsel_Ya%C5%9Fam_ve_K%C3%BCltler_Religious_Life_and_Cults_in_the_Black_Sea_Region_of_Turkey_Akt%C3%BCel_Arkeoloji_18_

 

Tabiat ve tabiat olaylarının olağanüstülüğü ve mucizevî karakteri karşısında kendisini çaresiz ve güçsüz hisseden ilkçağ insanı, bu duyguların uyandırdığı korkusunu gidermek adına tabiata dair her şeyi tanrılaştırmıştır. Bununla da yetinmeyerek, yarattığı bu tanrısal güçler için mitolojik hikâyeler çerçevesinde tapınaklar veya kült mekânları inşa etmiş ve böylece dinsel hayatının temelini meydana getirmiştir. Bu çoktanrılı inanış sistemi hemen hemen tüm ilkçağ toplumlarında benzer bir gelişim göstermişse de, coğrafi koşulların ve farklı etnik unsurların, dinsel inanışların farklılaşmasında ve çeşitlenmesinde en önemli etkenler olduğu bilinen bir gerçektir. Bu gelişimin izlenebildiği bölgelerin nadir örneklerinden biri de Karadeniz Bölgesi’dir. Bilindiği üzere denize paralel uzanan dağlar, bölgeyi “kıyı” ve “iç” kesim olarak birbirinden ayırır. Bu coğrafi ayrılma, bölgenin kendi içinde nüfus, kültür ve inanış bakımından farklılıklar oluşmasında en önemli nedenlerden biri olarak görülür. Zira kıyı kesimlerinin deniz yoluyla gelen dış kültürlere açık olmasına rağmen, iç kesimler daha çok organik bağlantısının bulunduğu Phrygia (Frigya), Kappadokia(Kapadokya) ve Armenia gibi bölgelerden taşınan kültürlerle etkileşim halinde kalmıştır. Bunun yanı sıra siyasi, askerî,ticari ve dinî sebeplerle bölge üzerinden gerçekleşen nüfus hareketleri, zamanla kentlerde farklı etnik unsurların oluşmasını sağlamış böylece hem yeni kültürler bölgeye taşınmış, hem de zamanla yeni ortak kültürlerin doğuşuna zemin hazırlanmıştır. Bu durumun en belirgin göstergesi de dinsel yaşamda olmuştur. Karadeniz insanının bilinen ilk dinsel inanış biçimi; yerel kavimler/kabileler, Hititler ve Friglerin etkisinde şekillenmiştir. Bu inanış, Anadolu’nun diğer bölgelerinde de sıkça rastladığımız, doğanın verimliliğinin bir ifadesi olan Anat anrıça/Bereket Tanrıları’na; doğanın gazabından, kötü güçlerden, hastalıklardan ve savaşlardan koruyan Koruyucu/Savaşçı Tanrılara ve tabiat olaylarının kişileştirilmesi olan Doğa Tanrı ve Tanrıçalarına tapınımı şeklinde olmuştur.

Hellenler, koloniler kurmak üzere anayurtlarından Karadeniz kıyılarına geldiklerinde, beraberlerinde çok tanrılı Olympos tanrı sistemlerini de taşımışlardı. Ancak, ulaştıkları çoğu bölgede yerel halkların kendi yerel inanışlarıyla karşılaşmışlardı. Böylece, zaman içinde Hellen dini ve yerel inanışlar arasında doğal bir dinsel kaynaşma süreci yaşanmıştır. Ortak bir dinsel paydada buluşmak zaman almış; ancak çok da zor olmamış olsa gerekir. Zira tapınım şekli, tanrı/tanrıça adları gibi noktalarda farklılıkları bulunsa da her iki inanışın da temelde aynı özellikleri taşıdığı aşikârdır; hepsi yaşamın içinden çıkmaktadır ve doğaya yöneliktir.

Olymposluların baştanrısı Zeus, Karadeniz Bölgesi’nde tapınım gören ve en yaygın kültü bulunan tanrı olmuş ve neredeyse hemen her yerleşim yerinde bu tanrıya ilişkin izler bulunmuştur.

Bölge için diğer önemli bir kült, Üzüm ve Şarap Tanrısı Dionysos kültüdür. Tanrının ve kültün bölgedeki etki-sini, MÖ 88’de “Küçükasya’daki Hellenler adına” Roma’ya karşı büyük bir mücadele başlatan Pontus Kralı VI.Mithridates Eupator’un (MÖ 133-63), Hellenler tarafından“Euhios”, “Nysios”, “Bacchus” ve “Liber” olarak nitelendirilerek Dionysos ile bir tutulmasında görebilmekteyiz. Sinope, Dionysos tapınımına ilişkin kanıtların bulunduğu diğer Karadeniz kentlerinden biridir.

Şiddetli fırtınaları ve tehlikeli dalgaları ile korku yaratmış ancak; ulaşım, ticaret, ekonomik, askerî anlamda özellikle kıyıdaki kentler açısından büyük bir öneme sahip Karadeniz, kaçınılmaz olarak kıyı bölgelerde Deniz Tanrısı Poseidon kültünün güçlü olmasında en büyük etken olmuştur. Tanrının en önemli kült alanlarından birisi Amisos’ta bulunmakta olup; bunu, gemi ticareti ve denizciliğin kent ekonomisinin belkemiğini oluşturmasıyla açıklayabilmekteyiz. Amisos kentinin yanı sıra Amastris, Tios/Tieion, Abonouteikhos/Ionopolis ve Sinope kent sikkelerinde tanrının betimlerine rastlamaktayız.

Denizin yanı sıra, yaşamsal önemi büyük olan su kaynaklarını da tanrılaştırmıştır Karadeniz insanı; ırmaklara ayrı bir önem vermiş, onlar adına kült oluşumları gerçekleştirmiştir. Bu sayede, yaşamsal ve ekonomik faydalar sağlayan ırmaklara şükranlarını sunmayı amaçlamıştır. Bununla birlikte sel gibi zararlara maruz kalmamak adına onları yatıştırmak da bu tapınımın bir gereğidir.

Sinope’de iki kahraman, adlarına oluşturulan kültlerle onurlandırılmaktaydı: Genellikle elinde Medusa’nın kestiği başı ile tasviredilen Argoslu kahraman Perseus ve kentin kurucusu olarak bilinen Hermes’in hırsız oğlu Autolykos. Antik Çağın en ünlü kahramanlarından Herakles, kendi adıyla anılan iki Karadeniz kentinin kurucu tanrısı olarak tapınım görmüştü

PERS, MISIR, YAHUDI VE ANADOLU KÖKENLI KÜLTLER

Bölgeye dışarıdan gelen kültler, sadece Hellenlerinkiyle sınırlı kalmamış; Perslerin bölgede görülmeye başlamalarından itibaren, özellikle Pontus Krallığı Döneminde, onlara ait inançlar bu coğrafyadaki güçlü etkisini göstermeye başlamıştır. Buna deniz ticaretinin yarattığı kültürel etkileşim ve siyasi ilişkiler yoluyla gelen Mısır, Sami ve Yahudi inanışları da eklenince bölgedeki dinsel zenginlik iyiden iyiye artmıştır: Pers kökenli Anaitis, Mithras, Baal Gazur ve Ahura-mazda; Mısır etkili Sarapis/Serapis ve Isis; Yahudi inancının tanrısı Teos Hypsistos bu tapınımların bilinen en önemlileri olarak kabul edilmektedir. Anadolu kökenli Ana Tanrıça Kybele ve onun diğer bir yansıması olan Meter Teon(Tanrıların Anası) ile Ma ve Men kültlerinin Karadeniz’deki varlıkları da bölgenin dinsel açıdan arz ettiği çeşitliliği açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Zeus Ahuramazda, Zeus Sa-rapis/Serapis veya Zeus Hypsistos örneğinde görüldüğü gibi söz konusu bu tanrılarla, Hellen tanrıları arasında zaman içinde bir kaynaşma dönemi yaşanmış, kentlerde yaşamını sürdüren birden çok etnik unsur, birbirinin içine karışan ortak tanrı anlayışlarına yol açmıştır. Karadeniz’in dinsel olarak asıl önemi de bu dönemden sonra ortaya çıkmaya başlamıştır; zira hem Persler hem Pontus kralları siyasi egemenliği altındaki kült merkezlerine çok önem vermişler, bunların gelişmesi için her türlü maddi katkıyı sağlamışlardı. Çünkü biliyorlardı ki, dinsel otorite siyasi otoriteyi de beraberinde getirecekti.

TAPINAK DEVLETLERİ

Hem ticaret hem de dinsel turizmin merkezleri haline gelen Karadeniz’in tapınak devletleri, bu özellikleriyle Anadolu’daki diğer kült yapılanmalarından farklılık göstermektedirler: Hakkındaki bilgileri Strabon’dan öğrendiğimiz Komana Pontike, “Yenilmez” ve “Zafer getiren” Savaş Tanrıçası Ma’ya adanmış tapınağı ile Pontus Krallığı’nın dinî merkezi konumundaydı. Arazisinde yaklaşık 6 bin kutsal kölenin çalışıp yaşadığı tapınağın başrahibi de burada yaşamaktaydı. Tanrıçanın yılda iki kez gerçekleştirilen eksodosu’nda(kutsal prosesyonları) kral tarafından atanan söz konusu başrahip, krali soyluluğu temsil eden bir taç giyer ve onur sırasında kraldan sonra gelirdi. Bu dönemde kentlerden ve kasabalardan erkekler ile kadınlar burada toplanırlar, şenlik havası içinde tapınımlarını gerçekleştirirler ve kutlamalarını yaparlardı. Ayrıca kendini tanrıçaya vakfederek, vücutlarından kazanç sağlayan kadınlar, kutsal fahişeler olarak hizmet veriyorlardı; anlaşılan o ki dinsel fuhuş bu çarkın önemli birparçasıydı. Kappadokia Komanası ile birlikte Anadolu’dakiiki Ma Tapınağı’ndan biri olan bu kutsal mekânın kutlama ve ibadet yöntemleri Kappadokia’daki ile benzerlik göstermekte idi. Hatta Strabon’a göre, Komana Pontike Kappadokia’daki mabedin bir kopyasıydı. Tapınak kentinin, MS 2. yüzyılda“kutsal” sıfatıyla dokunulmazlık hakkı (asylia) elde etmiş olması, Ma kültünün ve tapınağın, Roma yönetimi nezdindede önemini koruduğunu gözler önüne sermektedir.

Pontus Kralı I. Pharnakes (MÖ 185-170) tarafından Kabeira (sonradan Neokaisareia) antik kent alanındaki Ameriakomopolis’inde (köy-şehir/kasaba) Friglerin Ay Tanrısı Men(Men Pharnakou) adına bir tapınak inşa ettirilmişti. Karadeniz Bölgesi için üçüncü bir tapınak devlet örneği olabileceği düşünülen bu yerleşim, günümüzde Tokat’ın Niksar İlçesi’nde konumlanmaktadır. Tapınak aynı zamanda Ay Tanrıçası Selene’nin tapınağı olarak da kullanılmıştır. Tanrı Men tapınımı zaman içinde Pontus Krallığı nezdinde oldukça önemli bir kült haline gelmiştir; öyle ki Pontus kralları göreve geliş yeminlerini dahi burada ediyorlardı. Amisos,Amaseia ve Pharnakeia kentlerinde de bu külte ilişkin izleri bulabilmekteyiz. Tapınağın bir deprem sonucu yıkılmış olması ihtimaller arasındadır.

Mısırlı bir tanrı olarak gösterilen Sarapis/Serapis kültü ise Karadeniz için ayrı bir önem taşımaktadır: Antik edebiyatçıların verdiği bilgiye göre, Mısır Kralı I. Ptolemaios Soter (MÖ367-283) gördüğü bir rüya uyarınca, Mısır’a yerleşmeye gelen Hellenler ile yerel halkı ortak bir inanç altında kaynaştırmak amacıyla Mısır’da yeni bir tapınak inşa etmeye karar vermişti.İşte bu sebeple Sinope’de bulunan Zeus Dis Tapınağı’ndaki heykeli büyük bir para ve hediyeler karşılığında satın alarak Aleksandreia’ya getirmiştir. Tanrıyı ise Sarapis/Serapis olarak adlandırmıştı. Bazı antik kaynaklarca Sinope’nin yerli tanrısı olarak gösterilen yeraltı tanrısı Sarapis/Serapis’e adanmış tapınak kalıntıları bugün Sinop Müzesi’nin bahçesinde görülebilmektedir. MÖ 4. yüzyılda inşa edildiği düşünülen tapınaktan ortaya çıkarılmış Sarapis/Serapis, Isis, Kore, Dionysos ve Herakles betimli pişmiş toprak adaklar ve diğer buluntular ise müze içinde sergilenmektedir. Ayrıca Amaseia’da bugün arkeolojik izlerine rastlanamayan bir Sarapaion/Serapaion’un (Sarapis/Serapis Tapınağı) varlığını gene antik kaynaklardan öğrenmekteyiz. Amisos,Diakopene ve Trapezous kentleri de tanrının tapınım görmüş olabileceği diğer yerleşimler olarak dikkat çekmektedir.

Karadeniz’de görülen Pers kökenli kültlerin en önemlilerinden biri de, birçok özelliği bünyesinde barındıran Mithras kültüdür: Hellenistik bir tanrı olarak ortaya çıkmış Mithras’ın, Hellenistik Dönemde Karadeniz’de egemen olan Mithridatesler’e adını verdiği zannedilmektedir ki eğer bu doğruysa, kültün bölgede gücünün ne derecede olabileceğine açık bir kanıttır. Roma’ya Kilikialı korsanlar aracığıyla gelmiş olan bu kült, bu dönemden itibaren Romalı askerler arasında bir gizem dini olarak yaygınlık kazanmış; Karadeniz’de bulunan bu askerlerin sayesinde de, bölgedeki varlığını sürdürmüştür. Özellikle Trapezous’ta kültün rağbet gördüğü, Tanrı’nın at üzerinde veya at ile birlikte tasvir edildiği, askeri niteliklerinin öne çıkarıldığı Roma Dönemi kent sikkelerinden anlaşılmaktadır.

Zeus ile eş görülen Ön Asya’nın Samikökenli halkların yerli koruyucu ve bereket tanrısı Baal Gazur, Kappadokia SatrabıI. Ariarathes Döneminde (MÖ 330-322)Gazioura kentinde önem kazanmıştır. Tanrı kent sikkelerinde kartal, buğday başağı ve üzümle birlikte betimlenmektedir. Yahudi inancının soyut tanrısı olarak bilinen ve tek tanrı inanışının öncüsü olarak görülen TeosHypsistos’a (En Yüce Tanrı) sunulmuş Roma Dönemi Hellence yazıtlı adaklar ise, hem Tanrı kültünün hem de Yahudi cemaatlerinin bölgedeki varlığına işaret etmektedir. Adakların bulunduğu başta Sinope olmak üzere Amastris ve Tios/Tieion kentleri, kült ve cemaat yayılımının gerçekleştiği alan hakında ipucu vermektedir.

SERAPİS hakkında bir çok teori öne sürülmüştür:

“İsis ve Osiris” isimli eserinde Plutarch, İskenderiye’de Serapeum’da bulunan devasa Serapis heykelinin kökeniyle ilgili olarak özetle şunları anlatmıştır; Ptolemy Soter, Mısır firavunu iken tuhaf bir rüyada devasa bir heykel görür. Bu heykel bir anda canlanarak firavuna kendisini bir an evvel İskenderiye’ye götürmesini emreder. Heykeli nerede bulacağını bilmeyen Ptolemy Soter, çaresizdir. Firavun rüyasını anlatırken Sosibius isminde bir seyyah yaklaşarak Sinop’ta böyle bir şey gördüğünü söyler. Firavun hemen Soteles ile Dionysius’u heykelin İskenderiye’ye getirilmesi için görevlendirir. Heykelin bulunması 3 yıl sürer. Firavunun elçileri onu çalarlar ve heykelin canlanarak limandaki bir gemiye bindiğini, Mısır’a doğru yolculuğa çıktığını söyleyerek hırsızlıklarını gizlerler. Mısır’a getirilince heykel iki inisiyenin önüne getirilir ve her ikisi de bu heykelin Serapis olduğunu söylerler. Rahipler daha sonra onun Plüton’a denk olduğunu ilan ederler. Bu çok önemli bir harekettir çünkü bu Serapis’te Yunanlılar ile Mısırlılar ortak bir tanrı bulmuşlardır.

Serapis kelimesinin kökenine dair en yaygın teori, onun bileşik Osiris-Apis kelimesinden geldiğini söyler. Bir zamanlar Mısırlılar ölülerin Ölüm Tanrısı Osiris’in doğasınca yutulduğuna inanırlardı. Doğanın maddi bedenine Apis denilirdi, ölüm sırasında bedenden kurtulan, ancak fiziksel yaşam boyunca cisimle iç içe geçmiş olan ruh ise Serapis’ti.

Serapis verilen tariflere göre uzun boylu, güçlü bir figürdür ve aynı anda hem erkeksi güce hem de kadınsı zarafete sahiptir. Yüzü düşünceli, neredeyse üzüntülü bir ifadeye sahiptir. Her zaman dökümlü kıyafetlerle resmedilir. İnisiyelere göre bunun nedeni androjen bir bedene sahip olmasıdır.

C.W. King, Serapis’in Brahmanik bir kökene ait olduğuna ve isminin Hindu Ölüm Tanrısı Yama’nın isimlerinden biri olan Ser-adah yani Sri-pa kelimesinin Yunanlaştırılmış bir hali olduğuna inanır. Serapis’in bir boğa cismi içinde Baküs tarafından Hindistan’dan Mısır’a sürüldüğüne dair bir efsane var olduğu için bu teori akla yatkındır. Hindu Gizemlerindeki önceliği de bu teoriyi destekler.

Serapis kelimesi için önerilen diğer anlamlar arasında şunlar vardır; “Kutsal Boğa”, “Güneş Boğa Burcunda”, “Osiris’in Ruhu”, “Kutsal Yılan” ve “Boğanın Dönüşü“. Son isim Kutsal Apis’in her 25 senede bir Nil sularında boğulması seremonisi ile ilgilidir.

İskenderiye Serapeum’daki ünlü Serapis heykeline daha önce Sinop’ta başka bir isimle tapınıldığına ve heykelin buradan İskenderiye’ye getirildiğine ilişkin hayli kanıt mevcuttur. Ayrıca Serapis’in Mısırlıların bilimsel ve felsefi güçlerini borçlu oldukları eski krallarından biri olduğuna dair bir teori daha vardır. Ölümünden sonra bu kral tanrı mertebesine yükseltilmiştir.

Yunanlı-Mısırlı Serapis’in (Mısır’da Asar-Hapi adıyla bilinir) kimliği nüfuz edilemez bir gizem perdesiyle örtülüdür. Bu tanrı, Mısır’ın gizli erginleme ritüellerinin bilinen bir figürü olmasına rağmen, onun doğasının sırrı sadece Serapis kültünün şartlarını yerine getirenlere ifşa edilmiştir. Dolayısıyla, büyük bir ihtimalle, inisiye rahipler dışında hiçbir Mısırlı onun gerçek karakterini bilmiyordu. Bugüne dek Serapis ritüelleri hakkında hiçbir orijinal metin bulunamamıştır; fakat tanrı ve onunla birlikte kullanılan semboller analiz edildiğinde bazı harici noktalar ortaya çıkar. Kıbrıs Kralı’na yapılan bir kehanette, Serapis kendini şu şekilde tanımlar;

“Sana göstereceğim nasıl bir tanrı olduğumu,

Yıldızlı gökler benim başım, deniz gövdemdir,

Yer ayaklarımı oluşturur, madenler kulaklarımdır,

Güneşin uzaklara eren parlak ışıkları benim gözlerimdir.”

.”[1] http://www.gnoxis.com/asar-hapi-gizemleri-51077.html

[2] M.Şakir ÜLKÜTAŞIR, Sinop Halkiyat ve Harsiyat. 23 Ağustoğ 1934 Sinop Gazetesi-Bir İnci Memleketim-Y.SARIKAYA

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Ocak 2015 in Kültür Arşivi

 

Etiketler:

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.