RSS

Yazar arşivleri: sinopbilke

sinopbilke hakkında

Sinop Bilim Kültür Eğitim Derneği Temmuz 2008'de kuruldu.

SİNOPLU SANATÇILAR BİLKE’DE

DSCF2282

Yaşar SARIKAYA,,Bahar YAMAN,Bayram KAYA ve Aydın SEVİM türkü notaları üzerinde çalışırken

TÜRKÜLERE GÖNÜL VERENLER

Sinop türkülerine gönül veren Bayram KAYA,GURBETÇİ Ali, Aydın SEVİM ve Bahar YAMAN 18 ŞUBAT ÇARŞAMBA günü Sinop ceza evinde konser verdiler. Sinop Off-road Kulübü Başkanı Mustafa Apaydın’ın organize ettiği konser programı sonrası, Apaydın konuklarını Sinop’ta misafir etti. İstanbul’da Sinop Derneklerinin etkinliklerinde,  Sinopluların özel günlerinde ve TV programlarında sahne alan sanatçılarımız, Sinop türkülerini bir araya toplamak için el ele verdiler. Erfelekli Bayram KAYA, Sinop türkülerinin tamamını içeren “albüm ve türkü kataloğu hazırlama” projesi için arkadaşları ile çalışmalara başladı.

DSCF2284

Aydın SEVİM, Gurbetçi Ali ve Bayram KAYA  Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ayşe CENGİZ

Konu hakkında detaylı bilgiye ulaşmak için Sinop türkü derleyicileri ile görüştüler.19 ŞUBAT günü saat 15.30’da derneğimizi ziyaret eden.sanatçılarımız, dernek başkanımızdan, derlediği Sinop türküleri hakkında bilgi aldılar. Yaşar Sarıkaya derlediği türkü notalarını ve sözlerini Bayram KAYA’ya verdi ve aynı türküleri yöre tavrı ile okudu.

DSCF2289.Durağanlı Bahar YAMAN, kendi bestesini okuyor,Gurbetçi Ali bağlamada,Aydın SEVİM ritimde

TRT repertuvarında olan ve olmayan tüm Sinop Türkülerinin bir araya toplanması projesinin başarı ile tamamlanmasını diliyoruz. Bayram KAYA, Sinop’ta türkü derleyen Yaşar SARIKAYA,Burhanettin TUNÇ,Ferruh GÜVEN ve Ali KÜÇÜKDEMİRCİ ile görüşerek derledikleri türküler hakkında bilgi almaktadır. Türkü derleyicileri ve Sinoplu sanatçılar ile sürdürülecek bu çalışmanın Sinop için hayırlı olmasını diliyoruz. BAŞARILAR DİLERİZ.

DSCF2290

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Şubat 2015 in Uncategorized

 

Etiketler: , ,

KALE İÇİNDEKİ SİNOP DIŞINDAKİLER

DAĞLARIN TEPESİNDEKİ GİZEM

Yabancı araştırmacıların yıllardır ilgilendiği tarihi kalıntılardan sonuncusu, dağların tepesinde zamana meydan okuyarak duruyor. DİKMEN-GERZE sınırındaki yüksek dağlardaki bu kalıntıya, GALA DERESİ boyunca yürüyerek ulaşılır.

KUYU

Bölgede 30 MAYIS 2007 tarihinde çekim yaptık ve görüntüler aldık.  Rapor hazırladık ve video görüntülerini ekleyerek   Kültür Bakanlığına başvurumuzu yaptık. Doğa ve Milli Parklar Müdürlüğü 2008 tarihinde resmi olarak inceleme yaptı. Bölgedeki takım şelaleleri, biyo çeşitlilik, doğal güzellik ve tarihi dokunun koruma altına alınması için ilk adım atıldı. Bölgenin tapu kayıtları olmadığından, tapu kayıtlarının çıkması gerekiyordu.2010 yılında köyün tapu kayıtları çıkarıldı.Sonucu takip ediyoruz. Her müdür değişimlerinde tekrar tekrar aynı adımları atıyoruz…..

KUYU AÇIK

TARİHİ KUYULAR (Bir inci Memleketim- Y.SARIKAYA

Hafta yağışlı olduğu için yollar bozuktu. Çağlayan köyü Eltiyeri mahallesine kadar, Gerze Milli Eğitim Müdürlüğü arabasıyla çıktık. Sonra, yola traktörle devam ettik. Milli Eğitim Müdürlüğünün şoförü Faruk Bey, kaymakamlık basın yayın ve halkla ilişkilerden Hüseyin Kocabaş ile 3 kişiydik. Köyden Hasan İnce ve İbrahim Korkmaz da bize rehberlik etti. Böylece beş kişi olduk. Orman yolu bozulmuştu, traktör de devam edemedi, sonra bir saat kadar yürüdük.

Koca ağaçlar, dağ, dere, tepeler arasından geçtik. Dikmen ilçesinin Çukurcaalan köyü ile Çağlayan köyü sınırında akan Gala deresine ulaştık. Gala deresi boyu, yürümeye devam ettik. Gala deresinde, küçük şelalelere rastladık. Orman içinden geçerken, büyük boyutta kesilmiş mermer ve siyah taşlar gördük. Dağ sıraları, sanki kale görünümünde idi. Taşların eski uygarlık kalıntıları olduğu belliydi. Kuyuların olduğu yüksek tepeye çıkacaktık. İlerledik, çıkacağımız tepeye geldiğimizde Gala deresinin ikiye ayrıldığını gördüm.

Dağın tabanı, sağ ve soldan Gala deresi ile kuşatılmıştı.  Sonra kayalık dağlardan yukarı tırmandık. Kayalar dikti, zorlukla ayak basacak yer bulabiliyorduk. Yanlış basmamalıydık, çünkü aşağısı uçurumdu, dikkatle dağa tırmandık. Benim sırtımda kamera ayağı, omzumda kamera vardı. Umarım, ulaştığımız yer bu maceraya değecekti. Nihayet tepeye çıktık. Tepenin üstü düzlüktü. Karşımızda dağlar, aşağıda dere yatağı, yükseklik hem rahatlık veriyor hem de insanı ürpertiyordu.

Merak içinde kuyu diye anlatılan yere baktım. Yaklaşık iki metre çapında, derinliği yedi metre civarında bir çukurdu.  Kaya sanki kesici bir aletle kare prizma şeklinde kusursuz kesilmiş gibi, dibe doğru uzuyordu. İçi boşaltılmıştı ve gelenlerin attığı taşlar kuyunun dibini doldurmuştu.    Üç kuyu birbirine yakındı. Aralarında 15- 20 metre kadar mesafe vardı. Önceden bu kuyuların içi dolu ve ağzı kapalıymış. Hazine avcıları gelip tahrip etmişler, şimdi kuyu içinde sadece seramik kırıkları vardı. Kuyunun içinde ağaçlar büyümüş, dalları da ağzını kuşatmıştı.

 Dördüncü kuyu, ayrıca bağımsız bir tepe üzerinde bulunuyordu. Bu kuyuya çıkmak tehlikeli olduğu için açılamamıştı. Doğa, bu tarihi dokuyu kendisi korumuştu. Bulunduğumuz tepenin hemen yanında, üç dört katlı bir bina gibi duruyordu. Gala deresi boyu yürürken, açılmayan kuyuyu karşıdan gördük. Ağzı daire gibi uzaktan görülüyordu.  Üstünde kayadan büyük bir kapak vardı.  2. kuyuyu görüntülerken kameramın LCD ekranı bozuldu. Kameranın, kullanım kılavuzunda yüksek frekans, elektromanyetik alandan ve nemden etkilendiği yazıyordu. Kuyuların olduğu yer mi, yükseklik mi, yoksa nem mi etkilemişti bilmiyorum. Ama kamerama yazık olmuştu.

Kazılmış, tahrip edilmiş, hatta yabancı turistler tarafından bile ziyaret edilmiş bu kuyulardan, küpler içinde bakır veya bronz para çıktığı anlatıldı. Dere yatağında kalın ve parlak tunç dikiş yüzüğü, çevredeki orman ve derelerde de bir sürü eski paralar bulunmuştu. Bu bulgular neredeydi, tarih yok olup gidiyordu. Vah memleketim dedim içimden. Sinop amforalarının yabancı müzelerde bulunması gibi, buradan çıkan tarihi eserler de kim bilir hangi yabancı müzede idi şimdi.(Y.SARIKAYA- Bir İnci Memleketim, S:69-73 )

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Şubat 2015 in Uncategorized

 

Etiketler: , ,

SİNOP TOPRAĞI

Adnan PEKMAN, SİNOPİTİS ve SİNOPİS HAKKINDA “SİNOPELİLERE AİT TOPRAKLARI İÇEREN BÖLGE”AÇIKLAMASINI GETİRİYOR.(Strabon Coğrafyası-Adnan PEKMAN)

pisada andl

İtalya’nın Pisa şehrinde SİNOPİE adında bir müze vardır ve bu bilgiye ulaşmamın da bir hikâyesi. Fransa’da yaşayan Türk vatandaşı foto- grafik sanatçısı Turhan Doyran, 1993 yılında Sinop müzesini ziyaret etmiş. Müzede çalışan Hale OĞUZ’ a, İtalya’da bulunan Sinop Müzesini ve bu konuda yaptığı araştırmayı anlatmış. Ben de Hale Hanım ile görüştüm ve detaylı bilgiye ulaştım. Yardımları için Hale OĞUZ’a teşekkür ediyorum.(Yaşar SARIKAYA- Bir İnci Memleketim)

PİSA MUZE22

Turhan Doyran İtalya’nın Pisa şehrinde “Museo delle Sinopie”’yi geziyor. Sinop adının bu müze ile ilgisini merak ediyor. Müzenin SİNOPİA’lar adını almasının sebebini öğreniyor. 1993 yılında Sinop’tan toprak örnekleri alarak İtalya’ya götürüp müzedeki toprakla eşleştiriyor. Araştırması, Haziran- 1996 Kültür ve Sanat Dergisinde aşağıdaki ifadelerle yayınlanıyor.

Burada sergilenen yapıtların, Sinop’tan getirilen özel bir toprakla yapılmış olmasıdır. Bu yapıtlar ise daha sonra tamamlanacak fresklerin eskizleri, hazırlayıcı taslaklarıdır. Bunlar bu müzenin hemen yakınındaki “Camposanto”dan 1944 yangınından sonra getirilmiştir. Taslak ve tek renkle yapılmış olmasına rağmen ‘sinopia’lar, tarihsel belge olarak değil, yeni açığa çıkan, ilginç sanat verimi olarak değerlenmektedirler. 14. ve 15. yüzyıllarda, belki de uzun sürelerce Sinop toprağı Pisa’ya gelmiş, freskin en büyük ustalarınca kullanılmıştır. Temmuz 1944’te savaş süresinde Pisa’da Camposanto’ya düşen bir bomba yangına neden oluyor. Yangında damın alt yapısı olan tüm kurşunlar eridi. Bunlar duvarlara, yani o ünlü fresklerin üzerine aktı. Freskler duvarlardan sökülerek yere düştü. İşte onların sıyrıldığı bu yerlerden Sinop toprağı ile yapılmış taslaklar beliriyor. Duvarlarda kalıyor, onlara sinopia adı veriliyordu. Yangın sonunda harap olan, zarar gören kurtarılması gereken bu fresklerin ardından sanatçıların kullandıkları yöntemler, kullandıkları nesneler de belli oluyordu. Sinopia’lar tek, tek duvarlardan çıkarılarak panolara aktarıldı ve onlarla oluşan müzeye Sinop’un adı verildi.

Biz bu toprağı gidip Sinop’ta bulduk. Sinop’a ilk gidişimiz olduğu için güçlük çekmedik demeyelim ama öyle sanıyorum anlatamamıştık pek derdimizi. Yaşlı bir taksi şoförü anladı. Önce karakuma, sarı toprağa ve onun çıkarıldığı yere götürdü bizi. Bu toprak gittiğimiz ocakta işletiliyor Samsun’da bakırcılara gidiyormuş. Oradaki ocaktan çıkan bu topraktan bizi ilgilendiren örnek bulduk. Pisa’ya gittik, eşliği onaylattık. O zamandan beridir ki “Museo dele Sinopie”ye ilgimiz arttı. Karadeniz’e ise bir gözle mavi, bir gözle sarı baktık.[1]

Bu yazıyı okuduğumda heyecanlandım. Yazıya “Pisa’da Anadolu Toprağı- İlk Defa Açıklanan Bir Sanat olayı” başlığı atılmış; İş Bankası Kültür ve Sanat Dergisinde 1996 yılında yayınlanmıştı. Tarihte birçok zenginliklerle dolu olan Sinop şehri, tanınmalıydı. Bu gün de toprak altı, toprak üstü değerleri gün yüzüne çıkmalı, bu değerler keşfedilmeliydi.

Sinop toprağının eşleştirilmesi, fresklerde kullanılan kırmızı mürekkep gibi olma özelliği taşıması,toprağın numunelerinin SİNOP’tan alınması dikkat çekicidir.

 

[1] Turhan DOYRAN- Pisa’da Anadolu Toprağı- İlk Kez Açıklanan Bir Sanat Olayı-Haziran 1996- Kültür ve Sanat Dergisi s,33- 37

 


 

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Ocak 2015 in Sinop Toprağı

 

Etiketler: , ,

SİNOP SERAPİS KÜLTÜ

YEN KAL

Sinop kale duvarlarında rastladığım büyük hayvan başı kabartmalarının, acaba SERAPİS’in anlamları ile ilgisi var mıdır? Bu anlamlar arasında, “Kutsal Boğa”, “Güneş Boğa Burcunda”, “Osiris’in Ruhu”, “Kutsal Yılan” ve “Boğanın Dönüşü”teorileri bulunmaktadır. Sinop’ta bulunan aslan heykelleri ve kale duvarlarındaki boğa ya da öküz kabartmaları, dikkat çekmektedir.

YN KALE

Milli Kütüphanede 1934 yılı Sinop Gazetesine ulaştım. Sinop’tan Mısır’a götürülen SERAPİS heykeli ile SİNOP adı arasındaki benzerlik konu ediliyordu. (Tarihi Umumi, cilt 2: sad, 437 )

“Mısır’da yegane kuvvet din ile kaimdi. Batlamyos’lar, bu kuvveti ellerine geçirmek, Yunanlılarla Makedonyalılar ve Mısırlıları aynı ibadethaneye toplayabilmek için bir mabut icat etmişler, buna da Serapis namını vermişlerdi. Serapis’in menşei Sinop’tur. Sinop o zamanlar Karadeniz’in cenup sahilinde en işlek bir ticaret şehri olduğu gibi ahalisi de akvamı samiye ile Yunanilerden mürekkepti. Yunaniler de şarklılar gibi asumani bir kuvvete itikat eyliyorlardı. İşte bu tesirle her şehirde bir mabut vücuda getirilmişti. Sinop mabudu da bunlardan biri idi. Serapis, tıpkı Yunanlıların toprak mabutları “hadis” gibi idi.

Serapis heykeli, Karyalı  “Biryaksis” tarafından vücuda getirilmişti. Bu heykel tıpkı meşhur “zeus” heykeline benzerdi. Yalnız başında üstüvani (dik silindir, içi boş sütun)bir mihfer vardı. Mısırlılar bu mabudu kendi mabutları arasından birine benzetmişlerdi. “Apis” vefat edip de Oziris’in ruhuna intikal eylediği zaman buna “Usarhapi” namı verildi. Bu sebepten Serapisi Mısırlılar Usarhapi addederler. Bu mabudun menşei olan şehre de “Apisin Makarri” manası olmak üzere “hapi-nse”namı verilirdi. Sinop lafzının esasını “Hapi-n-se” tabiri teşkil eder. [1]

“Sine-i ab” ile “hapi-nse “sözcükleri arasında geçen ab ve hapi arasında benzerlik olduğu açıktır. SERAPİS hakkında bir çok teori öne sürülmüştür:

“İsis ve Osiris” isimli eserinde Plutarch, İskenderiye’de Serapeum’da bulunan devasa Serapis heykelinin kökeniyle ilgili olarak özetle şunları anlatmıştır; Ptolemy Soter, Mısır firavunu iken tuhaf bir rüyada devasa bir heykel görür. Bu heykel bir anda canlanarak firavuna kendisini bir an evvel İskenderiye’ye götürmesini emreder. Heykeli nerede bulacağını bilmeyen Ptolemy Soter, çaresizdir. Firavun rüyasını anlatırken Sosibius isminde bir seyyah yaklaşarak Sinop’ta böyle bir şey gördüğünü söyler. Firavun hemen Soteles ile Dionysius’u heykelin İskenderiye’ye getirilmesi için görevlendirir. Heykelin bulunması 3 yıl sürer. Firavunun elçileri onu çalarlar ve heykelin canlanarak limandaki bir gemiye bindiğini, Mısır’a doğru yolculuğa çıktığını söyleyerek hırsızlıklarını gizlerler. Mısır’a getirilince heykel iki inisiyenin önüne getirilir ve her ikisi de bu heykelin Serapis olduğunu söylerler. Rahipler daha sonra onun Plüton’a denk olduğunu ilan ederler. Bu çok önemli bir harekettir çünkü bu Serapis’te Yunanlılar ile Mısırlılar ortak bir tanrı bulmuşlardır.

Serapis kelimesinin kökenine dair en yaygın teori, onun bileşik Osiris-Apis kelimesinden geldiğini söyler. Bir zamanlar Mısırlılar ölülerin Ölüm Tanrısı Osiris’in doğasınca yutulduğuna inanırlardı. Doğanın maddi bedenine Apis denilirdi, ölüm sırasında bedenden kurtulan, ancak fiziksel yaşam boyunca cisimle iç içe geçmiş olan ruh ise Serapis’ti.

Serapis verilen tariflere göre uzun boylu, güçlü bir figürdür ve aynı anda hem erkeksi güce hem de kadınsı zarafete sahiptir. Yüzü düşünceli, neredeyse üzüntülü bir ifadeye sahiptir. Her zaman dökümlü kıyafetlerle resmedilir. İnisiyelere göre bunun nedeni androjen bir bedene sahip olmasıdır.

C.W. King, Serapis’in Brahmanik bir kökene ait olduğuna ve isminin Hindu Ölüm Tanrısı Yama’nın isimlerinden biri olan Ser-adah yani Sri-pa kelimesinin Yunanlaştırılmış bir hali olduğuna inanır. Serapis’in bir boğa cismi içinde Baküs tarafından Hindistan’dan Mısır’a sürüldüğüne dair bir efsane var olduğu için bu teori akla yatkındır. Hindu Gizemlerindeki önceliği de bu teoriyi destekler.

Serapis kelimesi için önerilen diğer anlamlar arasında şunlar vardır; “Kutsal Boğa”, “Güneş Boğa Burcunda”, “Osiris’in Ruhu”, “Kutsal Yılan” ve “Boğanın Dönüşü“. Son isim Kutsal Apis’in her 25 senede bir Nil sularında boğulması seremonisi ile ilgilidir.

İskenderiye Serapeum’daki ünlü Serapis heykeline daha önce Sinop’ta başka bir isimle tapınıldığına ve heykelin buradan İskenderiye’ye getirildiğine ilişkin hayli kanıt mevcuttur. Ayrıca Serapis’in Mısırlıların bilimsel ve felsefi güçlerini borçlu oldukları eski krallarından biri olduğuna dair bir teori daha vardır. Ölümünden sonra bu kral tanrı mertebesine yükseltilmiştir.

Yunanlı-Mısırlı Serapis’in (Mısır’da Asar-Hapi adıyla bilinir) kimliği nüfuz edilemez bir gizem perdesiyle örtülüdür. Bu tanrı, Mısır’ın gizli erginleme ritüellerinin bilinen bir figürü olmasına rağmen, onun doğasının sırrı sadece Serapis kültünün şartlarını yerine getirenlere ifşa edilmiştir. Dolayısıyla, büyük bir ihtimalle, inisiye rahipler dışında hiçbir Mısırlı onun gerçek karakterini bilmiyordu. Bugüne dek Serapis ritüelleri hakkında hiçbir orijinal metin bulunamamıştır; fakat tanrı ve onunla birlikte kullanılan semboller analiz edildiğinde bazı harici noktalar ortaya çıkar. Kıbrıs Kralı’na yapılan bir kehanette, Serapis kendini şu şekilde tanımlar;

“Sana göstereceğim nasıl bir tanrı olduğumu,

Yıldızlı gökler benim başım, deniz gövdemdir,

Yer ayaklarımı oluşturur, madenler kulaklarımdır,

Güneşin uzaklara eren parlak ışıkları benim gözlerimdir.”

.”[1] http://www.gnoxis.com/asar-hapi-gizemleri-51077.html

[2] M.Şakir ÜLKÜTAŞIR, Sinop Halkiyat ve Harsiyat. 23 Ağustoğ 1934 Sinop Gazetesi-Bir İnci Memleketim-Y.SARIKAYA

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Ocak 2015 in Kültür Arşivi

 

Etiketler:

“YENİ YILDA YENİ UMUTLARA”- BİLKE KAHVALTI

DSCF2241

BİLKE, 10 OCAK 2015 Cumartesi günü saat 10.30’da ” KUZEY YILDIZI PROJESİ” kapsamında kahvaltı düzenledi. BİLKE , “YENİ YILDA YENİ UMUTLARA” amacıyla,projeye destek veren yardımseverleri buluşturdu. ELİKA‘da düzenlenen kahvaltıya 50 kişi katıldı. Kahvaltı, Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ayşe CENGİZ organizasyonunda gerçekleştirildi, Denetleme Kurulu üyesi Şenhaz TEZCAN, dernek çalışmaları hakkında bilgi veren açılış konuşması yaptı.

DSCF2257

DSCF2259

 

Karlı ve soğuk bir  günde,, sıcak mekanda toplanan yardımseverler, ELİK’nın hazırladığı nefis kahvaltıda birbirleri ile sohbet ettiler. Kuzey Yıldızı Projesi, okumak için mücadele veren köy çocuklarına öncelik tanımaktadır. Yazın çalışan, kışın üniversitede okuyan çocuklarımıza başarılar diliyor, bu projeye destek veren herkese teşekkür ediyoruz.

DSCF2260

 

Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ayşe CENGİZ,Yönetim Kurulu Üyesi Zülfiye ŞANLI, Denetleme Kurulu Başkanı Gülhan UĞUR ve Denetleme Kurulu Üyesi Şehnaz TEZCAN kahvaltıda,

 

DSCF2261

 

Yönetim ve Denetleme Kurulu üyeleri bir arada

KAHVALTIDAN KARELER


DSCF2245

DSCF2246

DSCF2248

DSCF2249


DSCF2253

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Ocak 2015 in Etkinlik

 

Etiketler: , ,

SİNOP’TA AĞAÇ KÜLTÜ

SİNOP’TA KORUNAN AĞAÇLAR

kestane ağaç

Sinop ili, Erfelek ilçesi, Salı Köyü, Sökü Mahallesi’nde bulunan kestane ağacı; Samsun Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 30.01.2008 tarih ve 1524 sayılı kararı ile anıt ağaç olarak belirlenmiştir.

AĞAÇ MİT VE RİTÜELLERİ

Kült ve kültürler, toplumun sosyolojik gelişimi ve değişimi ile paralellik gösterir. Kültür ve uygarlık bilimsel olarak ilişkilendirildiği zaman, kültürel gelişimin uygarlığın gelişimine bağlı olduğu görülür. Kültürel araştırmalar, toplumun sosyolojik, ekonomik, psikolojik ve tarihi evrelerine ayna olur.

Derleme ve araştırma çalışmalarımı yaparken,  köy kadınlarımızın ne kadar derin, ne kadar engin bir derya olduklarına tanık oldum. Fakat onlar, “güçlü kadın” figürünü bir sürü katmanlar ardında saklıyorlardı.

Gerze Başsökü köyünde kültürlerimiz hakkında konuşurken, bir efsane anlatıldı:

“1 Kasım 2007 tarihinde, Gerze- Başsökü köyünde araştırma yapıyordum. Kadınlarla eski giysiler hakkında konuşurken, Hamide Burma, elinde bir torba ile odaya geldi. Köyün eski kadın giysilerini getirdi. Merakla açtım. Üç etek, paça ve şal kuşak vardı. Hamide teyzem anlatsın diye bekliyorum ama o hiçbir şey anlatmadı. Kadınlarımızın sus pus olduğu konulara gelmiştik. Eski giysi, eski adet önemsiz gibi geliyordu onlara. Üç etek, Sinop ortak üç eteğiydi. Boyabat, Gerze, Dikmen ve Durağan’da kullanılmıştı. Kuşak,  Durağan ve Boyabat’ta kullanılan şal kuşaktı. Israrla Hamide Teyzeyi konuşturdum. Konuşmalarında yöre aksanı vardı, bozmadan aynen yazı diline aktardım. Köknar ağacı kelimesini, küknar diye telaffuz ediyordu:[1]

“Bu paçayı anam dokudu. Paçada nakış yok. Dizden aşası çubuklu dokuma. Anam da bu köylü, eşim üçgüvey. Anam peşkir dokurdu,  o peşkirleri ben gelinlere vedim.

Kıyafetlerden sonra, sıra yaşayan efsane ve hikayelere gelmişti. Hamide Burma heyecanla, çocukluğunda yaşadığı bir olayı anlattı:

“Eskiden erenler yanı diye bi türbe varıdı, kükner ağaçları ile çevriliydi. Orada geyik boynuzları elik boynuzları küknerde asuluydu, ben çocukken gittim. Elik boynuzları 5- 6 tene varıdı, uzun uzundu. Boynuzla küknarın ağacındaydı. Boynuzla nasıl duruyo bakamadım. İnsan çekiniyodu. Anam ip bağlan derdi. Dua okur, ip bağlarduk. Orada dalları böyle yere iniyodu. Çadır gibiydi, içine girdük baktık. Küknar ağacının ara yerindeydi boynuzla. İşte orada bi türbe varıdı. Başınsa saruğu, mezar taşı varıdı. Sonradan oraya hususi gittim baktım gine, vallah o taşları kaybetmişle. Yaşlı bir kadın eskiden oradaki geyikleri elikleri sağar gelirimiş. Oralarda ağaçlar yıkıldı, define kazdıla bişeyle yaptıla. Bulup bulmadıklarını bilemiyoz ki. Alt üst ettile.”

Hamide BURMA, erenler yanı diye anlatmaya başlayınca, yüzünün rengi değişmiş, sararmıştı. Onu bu kadar heyecanlandıran efsanenin arkasında ne olduğunu merak ettim. 1560 yılı belgelerinde, BAŞSÖKÜ köyünde “SULTAN HATUN MESCİDİ” buldum. İsfendiyar Bey’in annesi yaptırmıştı. Efsanenin çok eski tarihlerden beri geldiği anlaşılıyordu. Hamide teyze köknar ağacını, çadır gibi ulu bir ağaç olarak anlattı. Ağaçtan çadırın içine girmiş ve tepesindeki elik boynuzlarından etkilenmişti.

Kült konusuna sosyolojik bakmamız, geçirdiği evreleri gözler önüne serecektir:

Kült kelimesi Fransızca “culte” kelimesinden Türkçeye geçmiştir. Kelimenin aslı Latincedeki “cultus” yani tapınma anlamına gelmektedir. Kült kelimesi, tapma, tapınım, din, dini merasim ibadet, ayin gibi anlamlarda kullanılmıştır.

Türk kültüründe kültler, doğrudan tanrılarla bağlantılı unsur olmamış ve tanrı ile irtibatı sağlayan vasıtalar olarak algılanmıştır ki bunun bariz örneği ağaç kültünde karşımıza çıkmaktadır. TUBA ağacı, İslam öğretisinin cennet ağacıdır.

erfelek ağaç

Sinop ili, Merkez İlçe, Kozcuğaz Köyü Çalı Mahallesi’nde bulunan kestane ağacı; Samsun Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 22.03.2007 tarih ve 1123 sayılı kararı ile anıt ağaç olarak belirlenmiştir.

[2]AĞAÇ KÜLTÜ MİTLERİ:

***Yeraltı, yeryüzü ve gökyüzü olmak üzere 3 kozmik düzey vardır. Bunlar birbiriyle iletişim halindedir. Bu üç düzey arasında iletişimi sağlayan çoğunlukla “hayat ağacı”dır.***

***Kozmik Ağaç, ya da Hayat Ağacı denilen ağaç ilk insanın yaratılışıyla doğrudan bağlantılıdır.***

***Yakutların ünlü Er Sogotoh destanında Hakan Ağaç, “Er Sogotoh” destanında, Er Sokotoh’un ablası sekiz budaklı ağaç, kardeşine yenilmez güç vermek için onu emzirir.***

***Hayat Suyu, göğün on ikinci katına kadar çıkan Dünya ağacının üzerinde bulunan kayın ağacının dibindedir. Yani bu kayınlar bir çeşit Gök Kayındır. ***

***Kutup Yıldızı Mitolojik ağacın tepe noktası(nirengi noktası)olarak kabul edilir. “DemirTerek” olarak değerlendirilir. ***

***Bazı kültürlerde ağaç, beşinci yaratıcı unsur olarak düşünülür.***

***Altaylılara göre insanlar yaratıldıklarında ilk Kayın ağacı Umay Ana ile birlikte yere inmiştir. Toprağın ruhunun da kayın ağacında olduğu düşünülmüştür.***

***Oğuz Kağan Destanı’nda yaşam ağacı teması, kozmik ağaç temasıyla karışır. ***

***Kafkas bölgesinde genel olarak, tepesi göğe değen yaşam ağacın kökünden bir pınar fışkırdığı düşüncesi vardır.***

***Şamanist geleneğe göre, Dünya, “Göğün göbeği” ile yaşam ağacı sayesinde irtibat halinde olup, bu ağaç ile beslenir.***

***Yakutlara göre kayın, ayağı güzel bir genç kıza benzemekte olup ülkenin güney tarafında bulunmakta ve geniş yayılımıyla bir adayı andırır.***

***Germen Mitolojisi’nde evren ve dokuz dünya, dünya ağacı Yggdrasil’in dalları ve köklerinde yer alır.***

***İbrani geleneğine göre yaşam ağacı, meyvesi ölümsüzlük sağlayan öyle bir ağaçtır ki, kendisinden semavi tesirin tüm alemlerle temasını sağlayıcı bir çiy çıkar.***

***Eski Mısır geleneğinde de yaşam ağacı ruhların kuş biçiminde tünedikleri bir ağaçtır.***

 

AĞAÇ KÜLTÜ RİTÜELLERİ

*** “Kaba Ağaç” anlayışı, Dede Korkut’ta da geçer.“Kaba” sıfatı, ağacın ululuğuna, kutsallığına işaret olarak görülebilir.***

***Anadolu Alevileri ise ağaçları ziyaret etmektedirler, görkemli ağaç karsısında baş eğip, yılda bir kez orada tören yaparak kurban keserler.***

***Türk kültüründe ağaç unsurunun sihirli gücünü yansıtan kutsal davul ve tokmak önemli yere sahip olan araçlardır. Kutsal olarak algılanması sebebiyle şeytan ya da kötü ruhları kovma törenlerinde ağaç kullanılmaktadır.***

***Ağaca bez bağlama (dilek ağacı) olgusu birçok bölgede yaygın olarak icra edilir. Özellikle Hıdrellez ve Nevruz’da bu bağlamda ritüeller bolca uygulanır. Örneğin, Hıdrellez’de pırasa yapraklarının bağlanıp dilek dilenmesi bununla ilgilidir.***

***Ağaç kültünün uzantısı olarak birçok yerleşim yerine ağaçla ilgili adlandırmalar yapılmıştır. Çamaltı, Dutözü, Elmadağ, Çamardı, Gürkavak ve Söğütlütepe bunlara örnektir.***

***Kayın ağacından dolayı “kayın ana (kaynana)” ve “kayın ata (kaynata)” gibi adlandırmalar vardır.***

***Kazaklarda, kırlarda tek başına biten bir ağaç ya da pınar veya büyük taş bulunursa kısır kadınlar bunları ziyaret eder, kurban kesip geceyi orada geçirirler.***

[1] Yaşar Sarıkaya, Bir İnci Memleketim, s: 415- 416

[2] http://www.academia.edu

 

Etiketler: , ,

NİŞAN SANDIĞI

DSCF2223

 

 

Nişan sandığı, geleneksel kültürümüzün geçmişten bu güne taşınan,bir parçasıdır. Fotoğrafta gördüğümüz ahşap sandık, bir ekip çalışmasının ürünüdür. Tasarımı Süheyla HAYIRCI, ahşap boyamasını Neşe AÇIKGÖZ, ipek dokumasını Hale SAYAR yapmıştır.,BİLKE, halk kültürümüzün korunması ve güncelleştirilmesi amacıyla yapılan çalışmaları değerlendirmektedir. Bu özel tasarımda emeği geçenleri kutluyor, yeni çalışmalarında başarılar diliyoruz.

DSCF2226

Sandık önce ahşap boya ile boyanmıştır. İpek, dokuma tezgahında dokunmuş ve üzerine  çember dokuması uygulanmıştır, Daha sonra, dokuma ipek, sandığın üzerinde ve yan kenarlarında kullanılmıştır. El nakışlarımızın, dokumalarımızın yeni tasarımlarla değerlendirilmesinin, ilimize zenginlik katacağını düşünüyoruz.

DSCF2229

Çember dokuma tekniğinin uygulandığı örtü- tasarım Süheyla HAYIRCI

Halk kültürümüzün alanı çok geniştir. Her alanda yeni  ürünlerin çoğalmasını diliyoruz. ÜRETENLERE SELAM OLSUN…

 

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Aralık 2014 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: , , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.