RSS

Yazar arşivleri: sinopbilke

sinopbilke hakkında

Sinop Bilim Kültür Eğitim Derneği Temmuz 2008'de kuruldu.

SİNOPLU TIP DOKTORU ÖMER ŞİFA-İ DEDE

“Ömer Şifaî’nin simyacılar tarafından ölümsüz yaşam kaynağı olarak kabul edilen el iksir ve kendisi aracılığıyla bütün değersiz madenlerin değerli maden haline dönüştürülmesini sağlayacağına inanılan filozof taşının elde edilebileceğine inandığı anlaşılmaktadır.”

Ömer Şifaî, XVIII. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamış olan bir hekimdir. Sinop’ta doğmuş, çocuk yaşta yetim kaldıktan sonra Sinop’u terk ederek Kahire, Konya ve başka pek çok yer gezmiştir.

1746 yılında vefat etmiştir . Ömer Şifaî tarafından kaleme alınmış olan eserlerden biri Mürşîd el-Muhtar fî İlm el-Esrâr’dır. Eser on iki bölüm olarak hazırlanmış bir tıp metni görünümündedir. Eserde yer alan temel başlıklar şunlardır:

Birinci bölüm, sıcak suların damıtılma yolları hakkındadır.

İkinci bölüm, yumuşak ruhların damıtılma niteliği hakkındadır.

Üçüncü bölüm, ilginç yağların damıtılması niteliği hakkındadır.

Dördüncü bölüm, cıvalı maddelerin elde edilmesi niteliği hakkındadır.

Beşinci bölüm, sınaî kükürtlerin elde edilme yolları hakkındadır.

Altıncı bölüm, madeni cisimlerden tuzlar ve zaclar elde edilmesi niteliği hakkındadır.

Yedinci bölüm, çok kullanışlı olan buharlaşanların elde edilmesi hakkındadır.

Sekizinci bölüm, maddelerin kireçlenmesi, yakılması, arıtılması hakkındadır.

Dokuzuncu bölüm, madde ve madenlerden yapılan safranlar hakkındadır.

Onuncu bölüm, eksik madenlerden çıkarılmış olan kurşunlar hakkındadır.

On birinci bölüm, hekimlerin sırlarından en büyüğü olan bileşimler hakkındadır.

On ikinci bölüm, bu şerefli bilimin kapsamına giren sanat türleri hakkındadır .

Mürşid el-muhtâr fî İlm el-Esrâr adlı eserde kullanılan metal adlandırmalarında da yer yer simya dili kullanılmıştır: Eserin pek çok yerinde metaller bilinen adlarıyla kullanılıyor olmasına rağmen zaman zaman da onlara karşılık geldiği varsayılan gezegenlerle adlandırılmaktadır.

Ömer Şifaî’de Gezegenin Adı                                     Gezegen Karşılık Gelen Metal

Şems Güneş                                                                                    Altın

Kamer Ay                                                                                      Gümüş

Utârid Merkür                                                                                   Cıva

Zühre Venüs                                                                                    Bakır

Merih Mars                                                                                      Demir

Müşterî Jüpiter                                                                                Kalay

Zühal Satürn                                                                                    Kurşun

 

Ömer Şifaî eserinde “… eski Yunanalılarda Balinas hekim sırr el-hâlika adlı seçkin eserinde…” ifadesiyle Balinas’tan söz eder. Sözü edilen Balinas, M.S. I. yüzyılda yaşamış, Pythagoras öğretilerini benimseyen, döneminin okült bilgisine hakimiyeti ile de tanınmış, Hermes Trismegistos’a atfedilen Zümrüt Tablet (Emerald Table-Tabula Smaragdina) hakkında mevcut olan ilk versiyonunu ortaya çıkaran kişi olarak kabul edilen Tyanalı Apollonius’tur. Apollonius’a atfedilen kitaplardan biri “Kitâb-ı Sırr el-Hâlika”dır. Ömer Şifaî’de eserin adını sırr el-hâlika olarak zikretmektedir.

Ömer Şifaî, bunların yanı sıra kendisini hem maddi simyacı hem de manevi simyacı olarak tanımlanabilir kılan görüşlere de sahiptir. Maddi simyacı yönüyle O, değersiz metallerden altın yapılabileceğine ve ölümsüz yaşam sağlayan el-iksir elde edilebileceğine inandığının ipuçlarını verirken, manevi simyaya olan inançlarını da, altın ve el-eksirin elde edilebilmesi için en önemli koşulun, bu işlere niyetlenen birinin, öncelikle ruhu ve bedeninde ulaşılabilecek en üst düzeyde arınma ve olgunlaşmaya ulaşması gerektiğini ifade ederek ortaya koymaktadır.

KAYNAK:http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/19/20.pdf-Ömer Şifaî’nin Mürşid el-Muhtar fî İlm el-Esrâr Adlı Eserinde Simya -Ayten Aydın

 http://www.hekimcebakis.org/images/Hekimce_Bakis_Arsiv/85/82-84.pdf-Bursa Tabip Odası Türk Tabipleri Birliği Büyük Kongre Delegesi-Dr.Çetin TOR

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Nisan 2015 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: , ,

SEYHAN ÖĞRETMENİN KALEMİNDEN

YİBO ÖĞRENCİLİĞİNDEN ÖĞRETMENLİĞE

SİNOP KÖYLERİNDE YAŞANANLAR

En büyük zorluk insanın henüz kendi saçlarını bile tarayamayacak kadar küçükken ailesinden uzak kalmasıymış. Bunu henüz on iki yaşımda yatılı bir okula verildiğim gün tecrübe ettim.  Önceleri yatılı okulun bir çeşit cezalandırma yöntemi olduğunu düşünürdüm. Acaba nasıl bir suç işlemiştim de ailem bana böyle bir cezayı uygun görmüştü?

yibo (1)

YİBO GERÇEKLERİ

Köylerimiz boşaldıkça, topraklar tohumsuz, evler ıssız kaldı. Köylerde hane sayısı azaldı ve yatılı bölge okulları devreye girdi. İlkokul öğrencilerinin ailesinden uzakta hayata tutunmak için neler yaşadığını biliyor muyuz? BİLKE KUZEY YILDIZI PROJESİ konuya dikkat çekmek ve öğrencilerimize faydalı olmak amacıyla başlatıldı.

Genç bir öğretmenimiz, yüreğindeki duyguları ve yaşadıklarını bizimle paylaştı. Bu sözün üstüne ne söylenebilir ki?, Kalemine, yüreğine sağlık, genç öğretmenim, BİLKE teşekkürlerini sunuyor.

BEN NASIL ÖĞRETMEN OLDUM?

“Sobasının üzerinde her daim ıhlamur çayı kaynayan bir öğretmenin, tüm imkansızlıklara rağmen güzelleştirmeye, yuva yapmaya çalıştığı, on iki öğrencili bir birleştirilmiş sınıfta başladı ilkokul hayatım.   O zamanlar en büyük zorluğun birleştirilmiş sınıfta okumak, çok sevdiğim öğretmenimi başka sınıflarla paylaşmak olduğunu zannederdim.

Ama öyle değilmiş. En büyük zorluk insanın henüz kendi saçlarını bile tarayamayacak kadar küçükken ailesinden uzak kalmasıymış. Bunu henüz on iki yaşımda yatılı bir okula verildiğim gün tecrübe ettim.  Önceleri yatılı okulun bir çeşit cezalandırma yöntemi olduğunu düşünürdüm. Acaba nasıl bir suç işlemiştim de ailem bana böyle bir cezayı uygun görmüştü?  İlk haftalar hep yola bakmakla, ağlamakla, deftere anne- baba yazmakla geçti. Önce bitlenmeyelim diye saçlarımız kesildi. Hem de öyle bir kesildi ki kim erkek kim kız ayırt edebilmek için adını sormak gerekirdi. Nevresim değiştirme ve banyo günlerinden nefret ederdim. Çünkü ne nevresimin içine battaniye sokacak kadar gücüm vardı ne de banyo suyunu ayarlayabilecek aklım. Sonraları diğer çocuklar gibi ben de alıştım. Tabi bana kattıkları da çok fazlaydı yatılı bir okulda kalmanın. İnsan orada azla yetinmeyi, paylaşmayı da öğreniyor. Önce bir dilim ekmeği paylaşıyorsun, sonra bir odayı, bir masayı, sevgini, derdini, özlemini… Ve yavaş yavaş artıyor paylaştığın şeyler.

Lise hayatımın da ortaokul hayatımdan pek farklı geçtiği söylenemez. Sadece zaman, mekân ve kişiler değişti. Yine yatılı bir okul, sekiz kişilik bir yurt odası, sabah yedi akşam yedi etütleri, makarna ve mercimek çorbası…

Yurttaki hayatım bir önceki yıllarımın aynısıydı ancak okulda daha önce içine girmediğim ve alışık olmadığım yabancı bir ortam vardı. Yatılı olanlar ve olmayanlar arasında hemen hemen gözle görülür bir çizgi çizilmişti. Onlar arabalarla okula bırakılırlardı. Hatta birçoğunun kendi arabası bile vardı. Ancak yatılı olanlar bir servisin içine tıklım tıklım doldurulur adeta okulun kapısından içeri atılırlardı. Aslında üniformalarımıza bakmak bile yeterliydi kimin yatılı olup olmadığını anlamak için. Çünkü biz yatılı olanların üniforması solmuşken onlarınki pırıl pırıl parlardı. Belki bu yazıyı okurken kaldı mı 21. yüzyılda böyle bir ayrım diyeceksiniz. Evet bizzat yaşadım ayrım bizim en büyük kahrımızdı.

Sonra öğrenciler arasındaki bu ayrımı kaldırmaya gönül vermiş, hayatla olan zorlu mücadelemi desteklemek isteyen bir dernekle karşılaştım. Bilim Kültür Eğitim Derneği. Henüz lise ikinci sınıftaydım. Kendisini hep şükranla andığım okul müdür yardımcımız beni yanına çağırarak bu dernekle tanışmama vesile oldu.  Hani bazen insan kendini dünyanın en şanslı kişisiymiş gibi hisseder ya o çocuk yaşımda kendimi bana öyle şanslı, öyle değerli hissettirdi ki BİLKE.

Üniversite yıllarımda da benden desteğini esirgemedi BİLKE. O yıllarda da kurduğumuz aile ilişkisini sürdürmeyi başardık. Her geçen yıl daha da büyüyen, genişleyen ve etrafına umut veren bir aileydik.  Attığım her adımda onların desteği benimleydi. Bu yüzden lise ve ortaokul yıllarımda yaşadığım o ayrımı, dışlanmışlığı üniversite yıllarımda hiç yaşamadım. Çünkü bir telefon uzağımda olan “alo” dediğimde bana cevap verecek birçok gönüllü annem vardı.

Bu yıl BİLKE ile tanışıklığımızın sekizinci yılı. Sekiz yıl önce ürkek bir öğrenciyken ellerimi tutan ve benim en büyük şansım olan BİLKE, öğretmen olduğum bu yılda ve gelecekteki hayatımda bana bir rehber ve sıcak bir yuva olmaya devam edecek.”

Seyhan DANACI

 

I6 MART ANISINA

FOTOÐRAFLARLA KÖY ENSTÝTÜLER DD (Sesli)

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Mart 2015 in Uncategorized

 

CEPTEKİ 117 LİRA VE OTEL 117

otel 117

“Mübadele yapılıyor.  Amcam o sıralar Of’a mallarla gelip gitmiş. Daha sonra Sinop’a döndüğünde, cebinde 117 lira parası varmış. Şimdiki otel 117, adını o gün amcamın cebindeki 117 liradan alıyor. Amcam, bu parayla önce Kaleyazısında ufak bir dükkân açıyor. Tuz, gaz satıyor ve Sinop’a yerleşiyor.” 

Sinop halk kültürü, denizin ve güneşin, dağların ve karın, sıcak ve soğuğun katman katman izlerini taşır. Kültür ile ilk akla gelen göçlerdir. 

RUS BASKINLARI VE OF’TAN SİNOP’A GÖÇ[1]

Savaşlar, ardında olumsuz anılar, soğuk izler bırakan olaylar dizisidir. İnsanlarımızın kimileri sıcak, kimileri soğuk savaştan, kimileri de siyasi zorunluluklardan göç etmek durumunda kalmıştır. Trabzon’un Of ilçesinden Sinop’a yapılan göçlerin arkasında da savaşlar, yokluk ve açlık vardır. Osmanlı Devleti ile Rusya arasındaki savaşlar, Balkan ve Kafkasya cephelerinde yüzyıllarca sürmüştür. Bir cephede bitmiş, bir cephede tekrar başlamıştır. Çok insan yok olup gitmiştir. Trabzon yöresi göçü hakkında, Sinop esnaflarından Paşa amca ile görüştüm.  Paşa amcayı, çocukluğumda Sinop’un en büyük mağazası olan İvyanlı mağazasından tanırım. Ona anlattıkları için teşekkür ediyorum.

Paşa Amcanın atlattıkları ile tarihsel olaylar arasında ilgi kurabilmek için, tarih sayfalarına göz attım. İnternette yaptığım araştırmada, Trabzon’a yapılan Rus baskınının tarihini buldum. 27.Ekim.1810 Cumartesi günü Trabzon’a yapılan Rus çıkartması, Lermioğlu’nun yayınladığı, Sargana Destanında konu ediliyor. Daha sonra Ruslar, 27 Mart 1915’te Artvin’e girmişler fakat yaklaşık bir yıl direnişle durdurulmuşlardır. 5 Şubat 1916’da tekrar işgale başlamışlar ve 8 Mart’ta Rize’ye girmişlerdir. Çevre köy ve kazalardan gelen gönüllülerle Of’un doğusunda Baltacı Deresi boyunca durdurulmaya çalışılan Ruslar, 28 Martta buradaki savunma hattını yararak Of’a girmişler ve 2 Nisan’da Karadere önlerine ulaşmışlardır. 18 Nisan 1916’da da, Trabzon’u işgal etmişlerdir.

Bir iki cümle ile yazılıveren bu sözcükler, yaşayan için ne zorlu günlerdir. Kıtlık, açlık ve yokluk çekilmiş, ölümler yaşanmıştır. İnsanlar memleketlerinden kaçmak zorunda kalmışlar ve başarmışlardır. Bu göç, Türkiye’de birçok sektörde varlık gösteren insanlarımızın başarı öyküsü ile doludur.

PAŞA AMCA ANLATIYOR

Ben Sinop’ta Paşa takma adı ile bilinirim, esas adım Kemaldir. Sinop’a 1950 yılında Trabzon, Of’tan geldim.  O zaman 16 yaşındaydım. Amcam Sinop’a geldiğim zaman çok zengindi. Ben onun yanında kaldım. Sonra Sinop’ta Paşa Mağazasını açtım ve yıllarca esnaflık yaptım. Ailece hep Sinoplu olduk.

Eskiden bizim memleketin insanları çok fakirlik çekmişler. Halk işçilik için Karadeniz sahiline tütün dizmeye gelirmiş. Çay tarımı yapılmazken, sadece fındık üretilirmiş. Rize tarafında da portakal bahçeleri varmış. Dedemden o yılların açlık yılları olduğunu duyduk. Mısıra kabuklu fındık katıp ekmek yaparlarmış. Of’un yüksek köyleri dere, tepe, yama olduğundan ekilecek tarla yokmuş. Yayla köylerinde sadece hayvancılık yapılırmış. İnsan, ot bitmez bu yerlerde, ya okuyacak cami hocası olacak; ya da göçecek ticarete atılacak sözü halkın arasında yaygındır. Lazlar o savaş ve baskın dönemlerinde çok açlık çektiklerinden, her yerde çalışıp ticaret erbabı oldular. İstanbul’a gidenler çok zengin oldular, akrabalarını çağırdılar, birbirlerine destek oldular. 1945- 50 yıllarında, artık ticaret piyasasında yerlerini almışlardı.

Cumhuriyet kurulmadan önce, İzzet dedem Of’un İvyan köyünden Sinop’a geliyor. İvyan köyünün bu günkü adı Soğukpınar’dır. Eski adı İvyan, Rus isimlerinden olan İvan’dan gelmektedir. Dedemin Of’ta gıda, bakkaliye dükkânları varmış, eskiden çoluk çocuk hepsi yelkenli ile nakliyecilik yaparlarmış. Karadeniz’den İzmir’e tuz götürürlermiş. 1.Dünya savaşı yıllarındaki Rus baskınında, dedem kayığına binip Sinop’a geliyor. Demirci köyüne yerleşiyor ve orada 2 sene kalıyorlar. O sırada Sinop’ta bütün esnaf Rum’muş.

Sonra Cumhuriyet kuruluyor. Savaş bitince bizimkiler tekrar Of’a gidip, dükkânlarını açıyorlar. Amcam o sıralarda İstanbul’a gidip rıhtımında kabak, fasulye sattığını anlatırdı. Osman Amcam vapurların Sinop limanına uğradığı zamanlarda, bir iki sefer vapurla Sinop’a geliyor. Sinop’ta 2 Yunan gemisi görüyor. Ne diye sorduğunda, Rumların hepsi gidiyor, Türkler geliyor diyorlar. Mübadele yapılıyor.  Amcam o sıralar Of’a mallarla gelip gitmiş. Daha sonra Sinop’a döndüğünde, cebinde 117 lira parası varmış. Şimdiki otel 117, adını o gün amcamın cebindeki 117 liradan alıyor. Amcam, bu parayla önce Kaleyazısında ufak bir dükkân açıyor. Tuz, gaz satıyor ve Sinop’a yerleşiyor. Rum esnaflar mübadelede gidince, Sinop’ta hiç esnaf kalmıyor. Amcam kaleyazısındaki küçük dükkândan sonra işi büyütüyor, Sinop’un en büyük mağazasının sahibi oluyor.

Trabzon’dan Sinop’a ilk gelen Ali Başoğlu ve ailesidir. O Sinop’a geldiği zaman merkezde Rumlar varmış. Hem Sinop’ta ev almış, hem de birkaç tane köy satın almış. Ona Ali Ağa derlerdi. Sakaların lakabı Paşaoğulları, bizim dedemize de Feyzullahoğulları derlerdi. Sakalar Sinop’tan önce Gölcük’e, Edirne’ye gitmişler fakat sonra Sinop’a gelip yerleşmişler. İnşaat işlerinde ilerlemiş ve onlar da akrabalarını getirmişler.

Sinop farklı kültürlerden gelen insanların yerleştiği, huzur içinde yaşadığı özgür bir kenttir. Şehir merkezi, insanlara her türlü yaşam fırsatlarını sunarken, yüksek köylere yapılan göçler ise bizlere başka bir tablo sunacaktır.

[1] Y.SARIKAYA-Bir İnci Memleketim S,177,178,179

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Mart 2015 in Kültür Arşivi

 

Etiketler: , ,

SİNOPLU SANATÇILAR BİLKE’DE

DSCF2282

Yaşar SARIKAYA,,Bahar YAMAN,Bayram KAYA ve Aydın SEVİM türkü notaları üzerinde çalışırken

TÜRKÜLERE GÖNÜL VERENLER

Sinop türkülerine gönül veren Bayram KAYA,GURBETÇİ Ali, Aydın SEVİM ve Bahar YAMAN 18 ŞUBAT ÇARŞAMBA günü Sinop ceza evinde konser verdiler. Sinop Off-road Kulübü Başkanı Mustafa Apaydın’ın organize ettiği konser programı sonrası, Apaydın konuklarını Sinop’ta misafir etti. İstanbul’da Sinop Derneklerinin etkinliklerinde,  Sinopluların özel günlerinde ve TV programlarında sahne alan sanatçılarımız, Sinop türkülerini bir araya toplamak için el ele verdiler. Erfelekli Bayram KAYA, Sinop türkülerinin tamamını içeren “albüm ve türkü kataloğu hazırlama” projesi için arkadaşları ile çalışmalara başladı.

DSCF2284

Aydın SEVİM, Gurbetçi Ali ve Bayram KAYA  Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ayşe CENGİZ

Konu hakkında detaylı bilgiye ulaşmak için Sinop türkü derleyicileri ile görüştüler.19 ŞUBAT günü saat 15.30’da derneğimizi ziyaret eden.sanatçılarımız, dernek başkanımızdan, derlediği Sinop türküleri hakkında bilgi aldılar. Yaşar Sarıkaya derlediği türkü notalarını ve sözlerini Bayram KAYA’ya verdi ve aynı türküleri yöre tavrı ile okudu.

DSCF2289.Durağanlı Bahar YAMAN, kendi bestesini okuyor,Gurbetçi Ali bağlamada,Aydın SEVİM ritimde

TRT repertuvarında olan ve olmayan tüm Sinop Türkülerinin bir araya toplanması projesinin başarı ile tamamlanmasını diliyoruz. Bayram KAYA, Sinop’ta türkü derleyen Yaşar SARIKAYA,Burhanettin TUNÇ,Ferruh GÜVEN ve Ali KÜÇÜKDEMİRCİ ile görüşerek derledikleri türküler hakkında bilgi almaktadır. Türkü derleyicileri ve Sinoplu sanatçılar ile sürdürülecek bu çalışmanın Sinop için hayırlı olmasını diliyoruz. BAŞARILAR DİLERİZ.

DSCF2290

 
1 Yorum

Yazan: 19 Şubat 2015 in Uncategorized

 

Etiketler: , ,

KALE İÇİNDEKİ SİNOP DIŞINDAKİLER

DAĞLARIN TEPESİNDEKİ GİZEM

Yabancı araştırmacıların yıllardır ilgilendiği tarihi kalıntılardan sonuncusu, dağların tepesinde zamana meydan okuyarak duruyor. DİKMEN-GERZE sınırındaki yüksek dağlardaki bu kalıntıya, GALA DERESİ boyunca yürüyerek ulaşılır.

KUYU

Bölgede 30 MAYIS 2007 tarihinde çekim yaptık ve görüntüler aldık.  Rapor hazırladık ve video görüntülerini ekleyerek   Kültür Bakanlığına başvurumuzu yaptık. Doğa ve Milli Parklar Müdürlüğü 2008 tarihinde resmi olarak inceleme yaptı. Bölgedeki takım şelaleleri, biyo çeşitlilik, doğal güzellik ve tarihi dokunun koruma altına alınması için ilk adım atıldı. Bölgenin tapu kayıtları olmadığından, tapu kayıtlarının çıkması gerekiyordu.2010 yılında köyün tapu kayıtları çıkarıldı.Sonucu takip ediyoruz. Her müdür değişimlerinde tekrar tekrar aynı adımları atıyoruz…..

KUYU AÇIK

TARİHİ KUYULAR (Bir inci Memleketim- Y.SARIKAYA

Hafta yağışlı olduğu için yollar bozuktu. Çağlayan köyü Eltiyeri mahallesine kadar, Gerze Milli Eğitim Müdürlüğü arabasıyla çıktık. Sonra, yola traktörle devam ettik. Milli Eğitim Müdürlüğünün şoförü Faruk Bey, kaymakamlık basın yayın ve halkla ilişkilerden Hüseyin Kocabaş ile 3 kişiydik. Köyden Hasan İnce ve İbrahim Korkmaz da bize rehberlik etti. Böylece beş kişi olduk. Orman yolu bozulmuştu, traktör de devam edemedi, sonra bir saat kadar yürüdük.

Koca ağaçlar, dağ, dere, tepeler arasından geçtik. Dikmen ilçesinin Çukurcaalan köyü ile Çağlayan köyü sınırında akan Gala deresine ulaştık. Gala deresi boyu, yürümeye devam ettik. Gala deresinde, küçük şelalelere rastladık. Orman içinden geçerken, büyük boyutta kesilmiş mermer ve siyah taşlar gördük. Dağ sıraları, sanki kale görünümünde idi. Taşların eski uygarlık kalıntıları olduğu belliydi. Kuyuların olduğu yüksek tepeye çıkacaktık. İlerledik, çıkacağımız tepeye geldiğimizde Gala deresinin ikiye ayrıldığını gördüm.

Dağın tabanı, sağ ve soldan Gala deresi ile kuşatılmıştı.  Sonra kayalık dağlardan yukarı tırmandık. Kayalar dikti, zorlukla ayak basacak yer bulabiliyorduk. Yanlış basmamalıydık, çünkü aşağısı uçurumdu, dikkatle dağa tırmandık. Benim sırtımda kamera ayağı, omzumda kamera vardı. Umarım, ulaştığımız yer bu maceraya değecekti. Nihayet tepeye çıktık. Tepenin üstü düzlüktü. Karşımızda dağlar, aşağıda dere yatağı, yükseklik hem rahatlık veriyor hem de insanı ürpertiyordu.

Merak içinde kuyu diye anlatılan yere baktım. Yaklaşık iki metre çapında, derinliği yedi metre civarında bir çukurdu.  Kaya sanki kesici bir aletle kare prizma şeklinde kusursuz kesilmiş gibi, dibe doğru uzuyordu. İçi boşaltılmıştı ve gelenlerin attığı taşlar kuyunun dibini doldurmuştu.    Üç kuyu birbirine yakındı. Aralarında 15- 20 metre kadar mesafe vardı. Önceden bu kuyuların içi dolu ve ağzı kapalıymış. Hazine avcıları gelip tahrip etmişler, şimdi kuyu içinde sadece seramik kırıkları vardı. Kuyunun içinde ağaçlar büyümüş, dalları da ağzını kuşatmıştı.

 Dördüncü kuyu, ayrıca bağımsız bir tepe üzerinde bulunuyordu. Bu kuyuya çıkmak tehlikeli olduğu için açılamamıştı. Doğa, bu tarihi dokuyu kendisi korumuştu. Bulunduğumuz tepenin hemen yanında, üç dört katlı bir bina gibi duruyordu. Gala deresi boyu yürürken, açılmayan kuyuyu karşıdan gördük. Ağzı daire gibi uzaktan görülüyordu.  Üstünde kayadan büyük bir kapak vardı.  2. kuyuyu görüntülerken kameramın LCD ekranı bozuldu. Kameranın, kullanım kılavuzunda yüksek frekans, elektromanyetik alandan ve nemden etkilendiği yazıyordu. Kuyuların olduğu yer mi, yükseklik mi, yoksa nem mi etkilemişti bilmiyorum. Ama kamerama yazık olmuştu.

Kazılmış, tahrip edilmiş, hatta yabancı turistler tarafından bile ziyaret edilmiş bu kuyulardan, küpler içinde bakır veya bronz para çıktığı anlatıldı. Dere yatağında kalın ve parlak tunç dikiş yüzüğü, çevredeki orman ve derelerde de bir sürü eski paralar bulunmuştu. Bu bulgular neredeydi, tarih yok olup gidiyordu. Vah memleketim dedim içimden. Sinop amforalarının yabancı müzelerde bulunması gibi, buradan çıkan tarihi eserler de kim bilir hangi yabancı müzede idi şimdi.(Y.SARIKAYA- Bir İnci Memleketim, S:69-73 )

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Şubat 2015 in Uncategorized

 

Etiketler: , ,

SİNOP TOPRAĞI

Adnan PEKMAN, SİNOPİTİS ve SİNOPİS HAKKINDA “SİNOPELİLERE AİT TOPRAKLARI İÇEREN BÖLGE”AÇIKLAMASINI GETİRİYOR.(Strabon Coğrafyası-Adnan PEKMAN)

pisada andl

İtalya’nın Pisa şehrinde SİNOPİE adında bir müze vardır ve bu bilgiye ulaşmamın da bir hikâyesi. Fransa’da yaşayan Türk vatandaşı foto- grafik sanatçısı Turhan Doyran, 1993 yılında Sinop müzesini ziyaret etmiş. Müzede çalışan Hale OĞUZ’ a, İtalya’da bulunan Sinop Müzesini ve bu konuda yaptığı araştırmayı anlatmış. Ben de Hale Hanım ile görüştüm ve detaylı bilgiye ulaştım. Yardımları için Hale OĞUZ’a teşekkür ediyorum.(Yaşar SARIKAYA- Bir İnci Memleketim)

PİSA MUZE22

Turhan Doyran İtalya’nın Pisa şehrinde “Museo delle Sinopie”’yi geziyor. Sinop adının bu müze ile ilgisini merak ediyor. Müzenin SİNOPİA’lar adını almasının sebebini öğreniyor. 1993 yılında Sinop’tan toprak örnekleri alarak İtalya’ya götürüp müzedeki toprakla eşleştiriyor. Araştırması, Haziran- 1996 Kültür ve Sanat Dergisinde aşağıdaki ifadelerle yayınlanıyor.

Burada sergilenen yapıtların, Sinop’tan getirilen özel bir toprakla yapılmış olmasıdır. Bu yapıtlar ise daha sonra tamamlanacak fresklerin eskizleri, hazırlayıcı taslaklarıdır. Bunlar bu müzenin hemen yakınındaki “Camposanto”dan 1944 yangınından sonra getirilmiştir. Taslak ve tek renkle yapılmış olmasına rağmen ‘sinopia’lar, tarihsel belge olarak değil, yeni açığa çıkan, ilginç sanat verimi olarak değerlenmektedirler. 14. ve 15. yüzyıllarda, belki de uzun sürelerce Sinop toprağı Pisa’ya gelmiş, freskin en büyük ustalarınca kullanılmıştır. Temmuz 1944’te savaş süresinde Pisa’da Camposanto’ya düşen bir bomba yangına neden oluyor. Yangında damın alt yapısı olan tüm kurşunlar eridi. Bunlar duvarlara, yani o ünlü fresklerin üzerine aktı. Freskler duvarlardan sökülerek yere düştü. İşte onların sıyrıldığı bu yerlerden Sinop toprağı ile yapılmış taslaklar beliriyor. Duvarlarda kalıyor, onlara sinopia adı veriliyordu. Yangın sonunda harap olan, zarar gören kurtarılması gereken bu fresklerin ardından sanatçıların kullandıkları yöntemler, kullandıkları nesneler de belli oluyordu. Sinopia’lar tek, tek duvarlardan çıkarılarak panolara aktarıldı ve onlarla oluşan müzeye Sinop’un adı verildi.

Biz bu toprağı gidip Sinop’ta bulduk. Sinop’a ilk gidişimiz olduğu için güçlük çekmedik demeyelim ama öyle sanıyorum anlatamamıştık pek derdimizi. Yaşlı bir taksi şoförü anladı. Önce karakuma, sarı toprağa ve onun çıkarıldığı yere götürdü bizi. Bu toprak gittiğimiz ocakta işletiliyor Samsun’da bakırcılara gidiyormuş. Oradaki ocaktan çıkan bu topraktan bizi ilgilendiren örnek bulduk. Pisa’ya gittik, eşliği onaylattık. O zamandan beridir ki “Museo dele Sinopie”ye ilgimiz arttı. Karadeniz’e ise bir gözle mavi, bir gözle sarı baktık.[1]

Bu yazıyı okuduğumda heyecanlandım. Yazıya “Pisa’da Anadolu Toprağı- İlk Defa Açıklanan Bir Sanat olayı” başlığı atılmış; İş Bankası Kültür ve Sanat Dergisinde 1996 yılında yayınlanmıştı. Tarihte birçok zenginliklerle dolu olan Sinop şehri, tanınmalıydı. Bu gün de toprak altı, toprak üstü değerleri gün yüzüne çıkmalı, bu değerler keşfedilmeliydi.

Sinop toprağının eşleştirilmesi, fresklerde kullanılan kırmızı mürekkep gibi olma özelliği taşıması,toprağın numunelerinin SİNOP’tan alınması dikkat çekicidir.

 

[1] Turhan DOYRAN- Pisa’da Anadolu Toprağı- İlk Kez Açıklanan Bir Sanat Olayı-Haziran 1996- Kültür ve Sanat Dergisi s,33- 37

 


 

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Ocak 2015 in Sinop Toprağı

 

Etiketler: , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.